Sevmek ve Çalışmak
Hep okurduk; Rosa Lüxemburg’un sevgili “Dyodyo”suna yani Leo Jogiches'e yazdığı “aşk” mektuplarını…
Sevmek ve çalışmanın anlamını bulduğu nadir satırlar vardır o mektuplarda.
1900’lü yıllarda bir kadının birey ve sorumluluk sahibi insan olarak ayakta kalması ama bir yandan da bilime, siyasete ve inada karşın içinde bastıramadığı aşkına zaman zaman yenik düşüp, zaman zaman gurur duyması… O “sevgiliye” diye yazılan satırlar, kişisel özlemin bedensel kavrayışı ile harmanlandığında derin bir anlam kazanıyordu. Salt sevgili değil, hayatın tüm dinamiklerinden beslenen ve eleştirisini de kuvvetlendiren zamana yergi vardı “aşk” mektuplarında.
Luxemburg sevgilisi Leo Jogiches'e 1893-1914 yılları arasında tam 103 mektup yazdı. 15 yıllık fırtınalı aşkta Rosa’nın tek beklentisinin ”ruhların ve beyinlerin birlikteliği” olması ne düşündürücü… Aradığı şey ya da bulmaktan mutluluk duyacağı şey sevginin yalın hali değil, aşkın derin ve karizmatik eğrisinin beyni de ruhu da adam edebilme haliydi.
İkisi de birbirlerini seviyorlardı, ama uzaklık ve verilmesi gereken onurlu yaşam kavgası, ilişkilerini sertleştirmiş, senfoniye dönüştürmüştü. 15 yıllık bir senfonide olması gereken her şey vardı zaten. Tüm seslerin çığlık çığlığa olduğu mektuplar, kişisel çağrılarla başlasa dahi, “hayatın damla damla berraklaştığı bir kara ten” gibiydi mürekkeple yalanan kağıt.
*****
Sonra Yılmaz Güney’in sevgilisine, çocuğunun annesine yazdığı mektuplar vardı:
“Bugün senin doğum günün... Ayrı değiliz bilesin... Her zamankinden çok, her zamankinden içten yüreğimdesin... Sürekli yaşatarak, besleyerek, büyüterek seni... İçimi yalayıp geçen hüzün geride mutlu düşler bırakıyor... Çünkü tutacağız bir gün hayatın ucundan, yükleneceğiz ne varsa, ne kadar solmuş gül varsa canlandıracağız onu....
…….
Kar var dışarıda, güneş var, insanlar var... İçimizde canlılığını koruyan hayat böceği kıpırdıyor... Buzlar çözülüyor, toprak uyanıyor... Evet... Hayat ve onun bütün unsurları başkaldırıyor... Yeni bir güne, yeni bir güneşe... Sevgiyi yeni baştan kurarak.
……
Hayat durdurulamaz yerine akıyor ve biz bu akıntının içinde bizi bekleyen yarınlara, sardunyalara, hanımeli çiçeklerine, kiraz ağaçlarına varacağız...
Heyecanımı, hüznümü, acımı anla sevgili... Oğlumu sar ve ona anasının yirmi iki yaşına bastığını anlat. Oğlumuz da yirmi iki yaşında olacak bir gün... Sen de kırk iki yaşında olacaksın... Ya ben... Ben n’olacağım acaba?”
Yılmaz Güney’in mektup ve şiirlerinde de derin ve yaşanmamış, yarım kalmış bir aşk, ama en çok da hayatın merkezine yapılan yorucu yolculuk vardı. Yıpranmış bir hayatın bereketsiz sokaklarına el ele, göz göze gezebilmenin yakıcı olanaksızlığından söz ediyordu Güney.
*****
Ve bu mektuplara eklenecek daha binlerce aşk sözleri, saklanmış sayfalar, aşkta kırılmayan kalemler ve silecek bir söz bulamadığı için alındığı gibi duran silgiler…
Hrant Dink’in eşi Rakel için yazdığı ve Hürriyet Gazetesi’nin 14 Şubat Sevgililer Günü mektup yarışmasına gönderdiği aşk mektubu da hayatın basit kurgusuna gömülmüştü. Rakel’e ettiği sitem “ama sen bana hiç mektup yazmadın” olmuş.
Rakel yanıtını on binlerin önünde ilahi bir kırgınlıkla okudu. Sevgilisi onu bırakıp göksel cennete gitmişti. “Oraya geleceğiz sevgili” diyordu Rakel, göksel cennetinde bize de yer bul” der gibi öfkesiz ama küskündü sözleri.
“Ah sevgilim yazdıklarını, yaptıklarını, konuştuklarını kim unutabilir sevgilim? Hangi karanlık unutturabilir sevgilim? Olmuşları, olanları kim unutturabilir sevgilim? Korku unutturabilir mi sevgilim? Yaşam mı, zulüm mü? Dünyanın zevki, sefası mı sevgilim? Yoksa ölüm mü unutturacak sevgilim? Hayır hiçbir karanlık unutturamaz sevgilim. Ben de sana yazdım aşk mektubunu sevgilim. Bana da ağır oldu bedeli sevgilim. Bunları yazabilmeyi Hisus (Hz. İsa)'a borçluyum sevgilim. Onun da hakkını ona verelim sevgilim. Herkesin hakkını herkese geri verelim sevgilim…
Sevdiklerinden ayrıldın. Çocuklarından ayrıldın, torunlarından ayrıldın. Sizlerden ayrıldı. Kucağımdan ayrıldın. Ülkenden ayrılmadın sevgilim."
****
Rakel Dink’in “kucağından” ayrılan sevgilisi Hrant’a yazdığı bu en kadın, en sevgili, en anne, en arkadaş mektubu da bir dönemin anısını anlatmaya yetecek kadar kuvvetlidir. Birliktelikleri boyunca söyleme gereği duymadığı “sevgilim” seslenişi, bu mektupta o kadar çok yer bulmuş ki, Rakel bundan derin üzüntü duymuş ve on binlerin huzurunda milyonların gözünün içine bakarak,sahip çıkmış içindeki kızın aşık yanına…
Bir kadın ve bir erkek, biraradalarsa eğer, hayatı sevgileriyle yoğurarak ifade etmekten neden imtina ederler?
Bu satırların okurları, eşlerine, evlerinin ve gönüllerinin sabırlarına sarılır ve hayata karşı yan yana olmanın gururunu yeniden yaşarlar belki…


