Yoksa Sen Ölmeye mi Yattın?
Soğuk bir sözcüktür intihar. Sindirmeniz zamana kalır ama ağrısını zaman bile taşımaz. Ağırdır ve yorar adamı.
“Yargılanmaktansa intihar ederim” dedin ve balina gibi, ağlara takılmaktansa karaya vurmayı tercih ettin. Çırpına çırpına öleceksin, biliyoruz ve ölmeyi dahi beceremediğini görüp tuhaf bir rahatlık çökecek üzerimize. Beceremediğin her şey diken üstünde...
O tuhaf benzersizliği ile resimlerin (!), yönetimini öğrenemediğin ülken, daha kimsenin bilmediği dehlizlerin ve dehlizlerde boğduğun ülke gençliğin...
Her Cumartesi Galatasaray Lisesi önünde, 12 Eylül çocuklarını arayan annelerin yüzüne baktıkça, senin ölmeye neden bu kadar geciktiğini soruyoruz biz de. Ama öyle zengin ölüm değil senden beklediğimiz; altında sallanan koltuk, elinde bir gazete, burnunda okuma gözlüğün, beyaz keten pantolon ve uçukmavi gömleğin olmayacak mesela.
Kalkacaksın bir sabah uykundan, yaşının tüm pis kokuları ağzının içinde, torbalanmış gözlerini alıp banyoya yürüyeceksin ama sebebini bilemediğin bir ağrı peşinden gelecek, vuracak yanlarına yanlarına. Kaybettiğin her çocuğun yumruğu say kalbine, sırtına, kafana inenleri. Kıvrıla büküle geç hayatının kırık koridorunda. Yaslanacak duvar ara kendine ama duvar çoktan yıkılmış olsun.
Bodrum'da sayfiye hayatının rengi acı bir şey olsun ve bakmalardan kork, sokağında geçen her esmer sakalı yeni çıkmış gencin en sosyalist/Kürt halinden.
Diyarbakır Cezaevi'ni sana anımsatacak fotoğraflar dolsun uykularına. O seslerden yarılarak uyan ve kabusun dışkı yedirdiğin aydınlar olsun, masum köylüler ve okumanın pişmanlığını öldürerek ödettirdiğin çocuklar.. Ülkenin 25 yılını ezdiğin balyoz, adamlığından etsin seni, insan olanı hep merak ederek dolaş sokaklarda...
Şarkılarını nasıl kurbanlık seçtiğini düşün ve yorul tüm bunlarla uğraşmaktan. Öte taraf yok, bunu anlamışsındır nasıl olsa. Yoksa hurilerin gerçekliği fazladan hayat sunar mıydı sana? Koşarak giderdin tüm ölümü kendine cennet adımı sayanlarla...
Oturdun mu rahat bir yere, kapadın mı gözlerini, çay mı istedin uşağından kahve mi? Nazlı saatlerin çoğalmıştır 12 Eylül'den bu yana, kahve yanında lokum istersin ya da....
Öleceksin nasılsa, ama ecel dediğin sogusuz gelmez bildiğim. Secde edemeyeceğin bir bedenle muhasebe yapabilirsin sadece.
Necdet Adalı bekler seni, Erdal Eren, Veysel Güney...Ahmet Saner, Kadir Tandoğan, Mustafa Özenç vardır bir de...Seyit Konuk sonra, İbrahim Ethem Coşkun, Necati Vardar, Ramazan Yukarıgöz, Ömer Yazgan, Erdoğan Yazgan, Mehmet Kambur... İlyas Has ile Hıdır Aslan idam sehpasında... Adlarını sayamadığım binlerce kayıp, binlerce mülteci, yarımkalmış bakışlar, sönmüş ocaklar hazır değiller senin böyle paşalar gibi gözlerini kapamana... Beslemeyi reddederek astıkların, seni görmek için öte tarafın kapısında hazırlar inan bana.
Netekim yapılan her şey karşılığını buluyor öte tarafta da olsa...
Uyuz bir gençlik var sayende; seks düşkünü, eroinman ve sokağa bayılan... Böyle bir neslin yaratıcısı olan sen, tatlı bir uykuyla mı ayrılacaksın aramızdan?
İntihar etmeliydin, eğer yaşarsan mahkeme karşısında yaptıklarının bedelini ödeyeceksin.
Dokunulmaz sanılan “askeri” değerlerin ne halde olduğunu şüphem yok izlediğinden.
Belki son kez tuval istersin doktordan ve bir karakalem...
Ağrıların seni tüketmeden önce beyaz bir sayfaya karaladığın gölge, bu ülkeye attığın kazık olsun ama ziyadesiyle sana geri dönen...
Ahh sersemletici konuşmaların sahibi...
Karanlık sokakların sazendesi...
Beyaz evlerin kirli ressamı,
İhtilal ve intihalin babası, intihara eğilimli kişilik!
Ne yap et kandır kaderi, sen böyle çarşaflar içinde ölme, beyazın günahına girme...
E mi?


