Yılın Adı 43 İdi…
Çamur lu nehirde
Yaprak yeşil aktığını sanıyordu.
KANADA - Serazad günlerim kısa. Çocukluğum rüzgârda duman. Dağılıp gitmişti bir acı anda. Heyecanın sürmesini, bir iki saat daha çocuk kalmayı isterdim. Olmadı. Hiç olmayacaktı herhalde.
Başka bir yıl, başka bir yer olsaydı, belki çocuk olmayı daha iyi becerirdim. Sevinç ağacının meyve vermesini boşuna beklemezdim.
Akan nehrin ortasında yüzme bilmediğimi boğulmadan belki hatırlardım.
*
O günler çocuk olduğumu yıllar sonra anlayacaktım. Yaz acayip başladı. Dünyadan habersiz berber bir baba ve kitaba düşkün bir ana ile başlamıştım sıcak günlere.
O kış Mürşide Hanım’ın anaokulu bitmiş. Bir kaç harf, üç beş sayı öğrenmiştim.. Merak kafama yüreğime doldu. İlk oyuncağım oldu. Sonra beni bırakmayan gölge…
O yaz bahçemiz yeni sorularla dolmuştu. Renkler, sesler, kokular. Heyecan kaynağı. Güvercin damlı evin bahçesinde, bir kuşun ne dediğini anlamayınca kuş dilini öğrenmek için yola çıktım.
Tavşandım, koşacaktım. Güvercindim, uçmayı deneyecektim. Koştuğum toprak dedemin dedesinden kalmıştı bize. Dedem babam bu toprakta yürümeyi öğrenmişti. Ben keçi koşmayı becerecektim. Bahçenin üstü mavi gök, toprağımızın bir parçası.
Dedemin babası kırlangıc olmuş uçmuştu bu gökte. Dedem güvercin, hep evin etrafında uçup durmuştu bizim mavide.
Evde iki kuyu, Kar soğuk suyu. Yazın karpuz atardık. Ağzımda kızıl bir sıvı. Karpuzu yerken. Dört kuşak yedik karpuzu. Kuyu bizim. Suyu dört kuşak bizim. Kendi bulutumuzdan gelirdi.
Güvercin damlı evin gölgesinde güneşli bir günde iki boynuz buldum saçlarımın arasında. Dört ayak gördüm pabuçlarımı giymek isteyince. Anneme sordum. Güldü esmer kadın. Keçiye benziyorsun, dedi üzgün gülümseyen kadın.
Bundan böyle dağ tepe tırmanmasını becereceksin. Çocuk olmasını. Sev. Becer. Saçımı okşadı.
*
Altı yaşıma henüz başlıyordum. Adım Keçi.
Her sabah bahçe renk ve ışık.. Ağaçların arasında güneş çeşme. Işıkta bahçe dünya büyük. Dal uçlarında merak çiçekleri. Keci uyanır. Koşar dururdum.
Dileyince çocuk. Öğrenince var olurdum. Ayna olsa karşımda. Aslandım o an ben.
Marulların, domates fidanlarının arasında tavşan ya da meraklı bir çocuk zaman zaman.
Güvercinli ev. Çocuk isem dört yanım mandalina. Dallar kollarım boyunda. Mandalina soyması kolay. Burnum ağzım gözlerim ışıklı. Kanatsız kuştum. Başka bir ağaçta. Koklayınca portakal olurdum. Bahçeye çıkınca. Saçım başım, üstüm başım, yeşil. Annem beni bulamazdı. Yanı başımda adımı söyler, duymazdim. Kıs kıs gülerdim. Güzeldi Portekizden portakal olmak.
*
Hâlâ altı yaşında idim. Uyanacak neden bulurdum her sabah. Domatesin yeşili dalda. Kokumdan bilirdi annem.
İnce uzun sivri. biber, bendim. Merak şaşırtınca öğreniyordum. Güneş, su, toprak bizim bahçede sihir. Zaman değince renk doğardı. Koku uçardı. Heyecan yağardı. Su olmadan.
Bakınca bayağı toprak. Gerçekte ne olduğumu kimse bilmezdi.
*
Dalda elma arkadaşım. “Merhaba der Elma kardeş. Ağzımda dostsun.”
“Elma kardeş” dedim “seninle yeni bir şey öğrendim.”
Boynuna sarılırdım. O yıllar çocuk olduğumu bilmiyordum. Ama seziyordum. Günlerimin bitmesini istemiyordum.
Bir gün sevinç kelimesini duydum. Ne olduğunu nereden geldiğini anneme sordum
“Eksiğini tamamlar “ dedi esmer kadın. İncirde şeftalide tat bulursun. Papatyada, gülde kokuyu. Menekşe ve lale ile renkleri bellersin. Yaşamının kapısını açarsın. İşte sevinç bu,” dedi annem. “Sevmeyi öğrenirsin. Büyümesini becerirsin. Çocuk sevmeden büyümez”.
İlk defa sevinmeyi tattım. Ellerim kollarım sarmasını, kucaklamasını bildi. Gözlerim gördü. Burnum koku aldı. İsteyince büyüyecektim. Dileyince çocuk. Ağlayınca üzüntüsüz ağlayacaktım. Sevinmek, dedim, çocuk olmakmış…
Çocuk olmayı annem öğretiyordu.
Karanlıkta görmeyi. Yağmur altında oynamayı.
Ancak oyun bitince ıslandığımı görünce seviniyordum. Çocuktum.
*
Bir sabah uyandım.Işık çeşmesi akmaz. Ortalık karanlık.
Babam “Evi satıp buradan gidiyoruz” dedi.
İkinci askerliğinden yeni gelmişti. Uzun bir süre uzak kalmıştı evden. İki yıl berber dükkânı kapalı. Paramız bitmişti.
“Nereye gidiyoruz?” dedim.
“Bilmiyorum” dedi babam.” Bir daha varlık vergisi vermeyeceğimiz bir yere.”
“Varlık Vergisi nedir?” dedim.
Adı Dimitris olanların ödediği vergi” dedi.
*
“Baba” dedim, “ bilmediğin yere gitmek zor değil mi?”
“Çok zor” dedi “Ne yapalım, burada evsiz barksız kalmaktan daha kolay.”
Evi bahçeyi satmamız gerekti.
Yıl 943 idi. Ev ve bahçe elimizden çıkmıştı, babamın adı yüzünden.
“Baba” dedim, “baban Kosta sana başka bir ad takamaz mıydı?”
Dedemin babama neden bu kadar pahalı bir ad verdiğini bir türlü çözemedim. Oysa babam berberdi, zar zor geçinip gidiyorduk.


