Yalancı Tanıklar Kahvesi Bomboş…

27 Haziran 2009

Yenilik her zaman geçmişin bir çeşitlemesidir” der Carlos Fuentes. Vedat Türkali’nin Turkuvaz Kitap’tan çıkardığı “Yalancı Tanıklar Kahvesi” adlı son romanını okuyunca, yukarıdaki sözün haklılığına bir kez daha inandım.

Vedat Türkali yeni bir roman yazmıştı evet, ama ne çok diğer romanlarıydı!

“Kayıp Romanlar”ı beş yıl evvel tamamladı Türkali. Bu kez 1970’leri anlatacaktı. Yine bir aşkın gölgesinde geçen zamanın içine yedirilmiş siyaset, duruş, aile ve arkadaşlıkların tanımı var. Egeli bir ağanın oğlu olan Muhsin ile diş hekimi Reyhan arasında yaşanan ruhsuz ilişki, Muhsin’in ara sıra siyasi olaylarda figüran olarak görülmesinin dışında, Fide adlı kitapevinin sahibi Nedim Bey, Salih, Salih’in Müslüman annesi etrafında dönen kafa karışıklığı hâkimdir romanın 70’lerine.

Ne dinlenirdi, ne yenilirdi, ne okunurdu o yıllarda; sağcılar ile solcular birbirini tırpanlarken? Murathan Mungan “1970’li, 80’li yılların devrimcileri yalnızca devrimi beklemedi. Aynı zamanda köylülerin kentleşmesini, feodalitenin çözülmesini, Türkiye’nin sanayileşmesini, işçi sınıfının bilinçlenmesini, zenginlerin burjuvalaşmasını, çelişkilerin kesinleşmesini de bekledi” derken, Türkali de aynı doğrular üzerinde yoğunlaştırıyor dönemsel açılımlarını. Muhsin’in babası ağadır nihayetinde, toprak sahibidir, köyleri vardır ve Muhsin Ankara’da bitiremediği üniversiteyi okurken, parasızlığını annesinin dindarlığı ve sonsuz şefkati, babasının da gizli bağışlayıcılığı ile gidermektedir. 70’li yıllarda din de önemli olgudur, tıpkı bugünkü gibi. Fide kitapevinin sahibi Nedim gençleri alıp karşısına biraz can sıkıcılığa kaçırsa da dozu, halkın dinine dil uzatılmaması gerektiğini savunur ısrarla. “Din halkın afyonudur” doğru, ancak bu afyondan kurtulmadan da komünistlik yapılabilir: Saygı duyularak ve ilişilmeyerek! Nitekim solcu Salih faşistler tarafından öldürüldüğünde annesi Kocatepe camiinde dinine yaraşır mevlit vermiş, benzer bir etkinlik Almanya’daki solcu işçi sınıfı tarafından da gerçekleştirilmiştir. Muhsin’in kafası karışmıştır ancak o da köyüne döndüğünde bir taraftan bu gördükleri diğer taraftan Nedim’in “halkın dinine karışmayın” sözü ile ilk atılımını yapar ve Komünistlerle Mücadele ekibi tarafından “yakışıklı” olduğu gerekçesiyle dövülen imamı onurlandırmak için köylülerle beraber bayram namazına gider. Sade vatandaş değildir Muhsin, Hacıağanın oğlu, köylerin “küçük ağa”sıdır. Niyeyse bundan gizil bir hoşnutluk da duyar. Solculuğu askıdadır henüz.

Halkı karşısına alan bir hareketin ne kadar devrimci olduğunu sorguluyor Vedat Türkali bu kitabında. Ama ya benim algımda bir sorun var ya da gerçekten uyuşma sorunu yaşanıyor: Kitabın adı Yalancı Tanıklar Kahvesi, içerikte ise bir fıkradan ibaret bu kahve hikâyesi. 70’lerin sancılı duruşunu yalancı tanıklık ile neden özetlediğinin farkındalığına erişebilmiş değilim.

Ruhun mühendisleri olan yazar gerçeklerin de farkında olmalı. Şimdilerde en çok özlediğimiz durum bu. Türk yazarları yaşadıkları tarihi görmezden gelip, üstünden uzunca atlayıp kendi iç dünyalarının paslanmış yağı ile kavruluyor ve bundan mutluluk duyuyor. Vedat Türkali hep geride kalan tarihe değinmeler yaparak “roman yazarı” kalmaya niyetli. Bir tür edebi yoksulluktan geçerken onun varlığına nasıl duacı olmayız?

Kitap, geçmişi ile travmatik bağ kuran ve yaralanmış bilinci ile şu teknolojik çağa uyum sağlayamayan bu toplum için bir nebze önem taşıyor. Tümüyle aydınlanmacı bulmadığım kitabın, yazarın diğer romanlarından derin izler taşıdığını da söylemeliyim. Meyhane ortamı, kitabevi, akıllı ve sorgulayan Reyhan ile sunulandan ibaret hayat yaşamayı biçilmiş kaftan gören Nahide ve meyhanenin yarı devrimci masasından yatağa hiç soru(n)suz taşınan özgür kadın, ressam Zeliş; Güven’de, Bir Gün Tek Başına’ da ve Mavi Karanlık ’ta bir türlü var olan tiplerdi. Salih öldürüldüğünde Muhsin’in gözaltına alınması ve çıktığında memleket kadar karışık kafasını alıp kendi hayat suyuna bulanması, Bir Gün Tek Başına’daki Kenan’ın yarım kalmışlığı ile hemen aynı. Neyse işte… Türkali okuru bu benzerlikleri çok rahat bulup çıkaracaktır.

Yazarın roman kahramanlarını isimlendirmedeki N ve M dişil harf hassasiyeti bu romanda da kendini göstermiş: Nedim, Nahide, Muhsin, Mahmut, Neşati, Muammer, Necibe, Niyazi, Naciye, Naki…

Kısacası roman niyeyse içimizde hık mık eden şeyi açığa çıkaramamış, yeni kuşağa da 70’lerde neler olduğunu tadıyla anlatamamış. Almanlar söyleyince daha akustik olan “Das leben der anderen” yani ötekilerin hayatına bulaşmış bir edebiyat koklatmış bize Türkali. Ötekiler derken sözcükle aramızdaki kilometreye dikkat çekmek doğru olur mu, bilmem.

Ama bir konuda bu halkın istediği günceli de yakalamış omuzlarından: Ege’nin yerel ağzı ile verdiği diyaloglar enfes. Malum bu aralar Ege dizileri, “n’edip durun, hadi gari, ne deepduun?”larla tıkış tıkış. 70’leri ne siyasette ne edebiyatta ne de toplumsal yaşamda layıkıyla verebilen Türkali, 2000’leri tam da dönemsel ağzından öpüvermiş.