Ya Değişime Devam Ya Statükonun Yanı

06 Aralık 2009

Siyasal alan ikiyi ayrıldı. Biricisi, değişimden ve demokratikleşmenin devamından yana olanlar,  ikincisi, değişim karşıtları ve statükoyu devam ettirmek isteyenler.

Bu ayrışmada, mevcut siyasi partiler içinde değişiminden ve demokratikleşmenin derinleştirilmesinden yana olarak AKP tek başına ortada duruyor.  Değişik ideolojik, politik ve sınıfsal gerekçelerle AKP karşıtlığında somutlanan değişim karşıtları,  statükonun devamından,  CHP, MHP, DP... ve "anti-emperyalizm" gerekçesiyle ulusalcı-nasyonalist sol ve kimi sosyalist sol kesim yer alıyor.

Tarihin cilvesine bakın ki, 19 yy’ın ideolojik tanımına göre,  referansı sağ- muhafazakâr olan AKP Türkiye'nin değişiminin tek siyasal partisi olarak rol oynuyor.  Engels'in  bir kaç kere kullandığım şu sözünde olduğu  gibi " Tarih bazen yanlış yerde durana doğru şeyler yaptırıyor". Bu söz;  ideolojilerin bütün zamanlar için tek ve mutlak doğruları söyleyemeyeceğini gösteriyor. Marksist terminolojiye göre, “tarihsel  ilerlemeyi, devrimleri ve değişimi” işçi sınıfı ve onun siyasal “öncüsü” parti-partiler yapar. Bu saptamanın öteki okuması “sol” yapardır. Devrimler yoluyla “ değişim”  veya reformlarla değişim ve ilerlemeleri sanayi toplumu döneminde,  Marx’ın teorik görüşlerinden yola çıkan, Leninist partiler ya da sosyal demokrat partiler gerçekleştirdiler. Sonuçları başka bir tartışma konusu. Tarihin hep böyle işleyeceği sanılıyordu. Berlin Duvarının yıkılışı, devrimler yoluyla “değişimin” teoriye uymadığını, nesnel durumun teorileştirilmesinde iradeciliğin belirleyici olduğu, gerçeğin yerine iradenin geçtiği ortaya çıktı. Değişen dünyayı değiştirmek için eski metodlarların tek başına işe yaramadığı da ortaya çıktı. Engels’in sözü tam da bu zamanda Türkiye’de karşılığını buldu..

AKP’yi doğru anlamak AKP’ye alternatif olmaktır

Siyasal geçmişi, İdeolojik referansı, siyasal İslam olan ve İslami şeriat düzenini savunan bir geçmişe sahip AKP, Türkiye’nin demokratik değişiminin taşıcısı, aktör olarak tarih sahnesinde rolünü oynuyor.   Bu durum, 19 yy. sınıfsal-modernist –ilerlemeci, ideolojik tanımlamalarına uymayan bir durum. AKP gibi bir partinin reformcu-ilerlemeci olması ,modernist-ilerlemeci “teoriye”  aykırı bir durum.  Bu paradigmalardan bakılınca AKP başka bir AKP olarak ortaya çıkıyor.  Demokratikleşme doğrultusunda atılan adımlar devletin yeniden yapılandırılması girişimleri “rejimin” değiştirilmesi, “cumhuriyet kazanımlarının” ortadan kaldırılması olarak görüldü ve hala görülmeye devam ediyor. Aynı statükocu, (sağ-sol,  kimi  sosyalist) değişim karşıtları, Ergenekon operasyonlarının derinleşirken AKP’nin kendi derin devletini kurmaya yöneldiği, devleti ele geçirerek “asıl amacına” yürüdüğüne inanılıyor ve korku  oluşuyor. “Muhafazakarlık  yükseliyor” korku dalgası, modern yaşam elden gidiyor la bütünleştirilerek, aslında  sınıfsal farklılıklar ve  farklı gelenek, kültür, yaşam tarzı  üstüden  otoriter rejimin devamı ideolojisi üretiliyor. Bu zeminde, demokratikleşme ve değişim karşıtlığı cephesi oluşturulmaya çalışılıyor. “Çağdaş, modern, Kemalist” geleneksel orta sınıf bu korkuyla demokratikleşme, değişim karşıtlığı cephesinde statükocu muhafazakar ve faşizan bir noktaya çekiliyor. Kürt sorunun çözümü için adımlar  “bölücülük”,  12 Eylül Anayasanın değiştirme girişimi  “ rejimini” değiştirmesine olarak politikleştiriliyor.

  Reformları küçük veya büyük devrimci dönüşümleri tarihsel olarak genellikle sol gerçekleştirmiştir. Sol, sistem karşıtları, sistemin mağdur ettiklerinin haklarını savunarak, siyasal olarak onları merkeze taşımıştır. Merkezin gazabından korumak adına yola çıkmıştır. Sol, sınıfsal olarak, egemen seçkinler,  sermaye egemenliğine karşı, Avam’ı (Halkı) siyasal temsilcisi olmuştur.   İdris Küçükömer’in son yıllarda çok alıntı yapılan şu sosyolojik sınıfsal tespitinde olduğu gibi “Türkiye’de sağ solda, sol sağda duruyor”  çarpıklığı hala sürmektedir.  AKP’ tam bu  “çarpıklığın” göstergesidir.

AKP,  modernist, seçkinci-cumhuriyetçi elitistlere karşı "halkı" temsil eden, merkez-çevre paradigması balgamında, çevreyi merkeze taşıyan rol üstelendi. “Kasımpaşalı” kimliğinde somutlanan  “çevre”,  cumhuriyetçi, seçkinci - elitist  sosyal, sınıfsal kesime meydan okuyarak iktidar oldu.  ‘60 ‘lı yıllarda çevreden merkeze, muhafazakar sağ çıkışın temsilcisi sayılan “Çoban Sülü” merkezle  çatışmamış,  merkezle uzlaşarak, merkezin parçası olmak istetmiştir. “Üç kere gidip üç kere gelme”  Demirel’in merkeze sadakatini gösterir. 28 Şubat Demirel merkezin yanında yer almaya  devam etmiş,  Ergenekon operasyonlarına karşı   aynı  statükocu-merkezci  çizgisini sürdürmüştür.  Erdoğan ise, “Kasımpaşalı”; kentli varoş delikanlısı olarak merkeze,  “Vin Minıt” la küresel merkezlere meydan okuyan,  “çevrenin”; ezilmişlerin, dışlanmışların, güçsüzlerin meydan okuması gibi algılanmıştır.

AKP kimin partisi olacağı yol ayrımına doğru gidiyor

AKP, çevre olarak tanımlanan sosyal sınıflara birinci sınıf olma duygusunu verirken, aynı zamanda  devlet kapitalizminin nimetlerinden pay alamayan, çevrede oluşan sermaye sınıfını da merkeze taşıdı. Anadolu sermayesi olarak tanımlanan bu kesimin Türkiye’de ve uluslar arası  alanda  büyümelerinin ve  merkez olmalarının önünü açarak,  siyaset yoluyla sermayenin yeniden dağılımı sağlandı.

 Türkiye kapitalizminin içe kapalı devletçi yapısı Özal’la parçalanmaya başlamıştı, Erdoğan’la bu sürecin sonu getirildi. Kapitalizmin yapısal değişimiyle, Türkiye kapitalizmi küresel kapitalizmin parçası haline geldi. Küresel kapitalizmin kurallarının işler hale getirilmesi, KP ‘yi reformcu, değişimci yapan önemli faktörlerin başında gelmektedir.

İkincisi, AKP, Cumhuriyetin  kurucu  modernist ideolojinin  taşıyıcısı, "asker-sivil-bürokratik" kesimin  (askeri vesayet rejimine)  egemenliğini kırmak için devletin derin yapılanmalarının üstüne gitti. Devletin derin yapıları “devletçi ekonomiyi”  kontrol eden, pay alan yapılardı. Her darbe ve askeri yönetim, devlet yoluyla rant ve sermaye bölüşümü demekti.  Devletçi kapitalizm böyle işliyordu. Cumhuriyetin yarattığı devletçi kapitalist- burjuvaziye alternatif olarak çıkan “yeni orta sınıf” ve sermaye sınıfı,  büyüdükçe askeri vesayet rejimiyle karşı karşı geliyor Devlet yeniden yapılanmadıkça Türkiye kapitalizmi de yeniden kendini yapılandıramıyor. Reformlar devlet yeniden yapılandırırken “devletçi kapitalizmi”  de dönüştürüyor. AKP, çevreden gelen sermaye sınıfıyla cumhuriyetin yarattığı geleneksel sermaye arasındaki, çatışmalarda çoğu kez taraf oluyor aynı zamanda da uzlaşmayı, paylaşmayı da sağlıyor. Öte yandan askeri, bürokratik egemenliğin gücünü etkisizleştirmeye çalışıyor. Demokratikleşme ve değişim,  TSK’nın sivil bürokrasinin, Yargının ideolojik egemenlik alanını zayıflatıyor.

  AKP’nin reformculuğu ve  değişimciliği böyle bir değişimcilik.  Bir başka ifade ile AKP’yi ortaya çıkartan, değişen Türkiye’nin, sınıfsal, sosyolojik  -yerel-  süreci olmuştur. Geniş halkı temsil eden AKP’nin, reformculuğu ve değişimciliği durduğunda ve adaleti, adil paylaşımı sağlayacak adımlar atmadığında, egemen güçlerin temsilcisi yönü ortaya çıkıyor. . 2002’den sonra hızlı reformları yapan AKP ile,   2010 gelindiğinde “atılması gereken” zorunlu adımlarda aynı kararlılığı gösteremeyen AKP, değişimin tek temsilcisi olarak TBMM’de  zorlanıyor. Toplumun aktif desteğine dayanmayan reformcu adımları kararlı atamıyor değişimin rolünü taşımakta zorlanıyor. Oy yitirmeye başlayan AKP aynı zamanda kendine  yeni kimlik aramaya  yönelen bir  AKP olacak.

Değişimi taşıyacak yeni siyasal seçenek “özgürlükçü, demokrat sol” olabilecek mi?

AKP’nin demokratikleşme ve değişim yönündeki kararsızlığı, geri adım atması, zikzaklar çizmeye devam etmesi, değişimi devam ettirecek siyasal alternatif arayışını da hızlandıracak. Bu beklenti aydınlar, kanaat önderleri, sivil toplum örgütleri arasında hızla oluşuyor. Böyle bir oluşumun “özgürlükçü, demokrat sol”  olarak 2010’un ilk aylarında oluşacağı neredeyse kesinlik kazandı.

 Türkiye’nin demokratik değişimini, büyümeyi ve daha adaletli bölüşümü sağlamayı “sol’ gelenekten gelen “özgürlükçü, demokrat sol”  bir parti sağlayabilir mi?  AKP’nin yaptıklarından daha ileri şeyleri yapabilecek sol siyaset,  sistemin içinden sisteme restore edebilecek mi? Bunlara yapabilmesi için solun “değişen” ve yeni bir sol olması gerekiyor. Bugüne kadar ki sol,  Türkiye'nin kendi sosyolojik-sınıfsal,  geleneksel ve kültürel değerlerine “sınıf” ve sınıf ideolojisiyle baka gelmiştir. Reel Türkiye'yi,  Sanayi toplumu batı kapitalizminin sınıfsal sosyolojik tezleriyle analiz etmiştir.  Modernist  sol  tezlerden baktığında; Teorik olarak,  Türkiye  “gerici, orta çağda  yaşayan, Muhafazakarlığın yükseldiği ve  İslami şeriat’ın kapıda olduğu”  bir ülke olarak  ortaya görülmüştür.  Sol  AKP’ye  uzunca bir süre  sınıfsal temelden  yaklaşmamıştır. Bu nedenle de AKP’nin reformcu adımları, özelleştirmeler AB süreciyle ilgili “havet”ci, orta yolcu olmuştur.  

AKP'nin Kürt Açılımı, Demokratik Değişim vs politikalarına Statükocular  (CHP-MHP)   bodoslama karşı çıkarken, sol da kuşkuyla yaklaşmıştır.  Açımları destekleyen eylemli, yüksek sesli destek yapılmamıştır. Bu adımları desteklemek,  AKP’li olmak ve solculuktan çıkmak olarak görülmektedir. AKP eleştirilirken, sanki AKP sosyalist parti ve iktidarda ve sosyalist partiden beklenen neyse öyle bir beklenti dile getiriliyor.

2009 biterken çok kritik bir dönemden geçiliyor. TBMM'de zaman zaman DTP’nin desteğiyle reformcu adımlar atan AKP, değişim alanında tek başına kalan bir  parti oldu. Bir yandan Anayasa mahkemesi öte yandan TSK ve ekonomik krizden doğan mağduriyetler dolayısıyla, çalışan kesimlerin demokratik talepleri AKP'yi   çepe çevre  sardı. Ve Kurban Bayramındaki AKP'nin  her yere asılan bilbordları,  "statükocu" alana  çark  etme mesaj niteliği taşıyordu. Böyle giderse, AKP demokratikleşme ve değişim alanından merkeze, stükoya doğru hızla ilerleyecektir. Bu nedenle “yeni sol parti” değişimden ve demokratikleşmeden  yana güçlü sesle ortaya çıkarsa, değişimin alanını genişletecektir. AKP’ye adım attıran “yeni  sol parti” aynı zamanda AKP’nin seçeneği olma umudunu taşıyan parti olacaktır.