Taşınan Kadın Günlüğü -2-
Deli bir hafta…
Islanan bir ülkenin üşüyen içlerine doğru inen soğuk ve bulanık su, zaten çamura teşne halleri daha bir aşikar etti.
Yoksul hep yoksul, hep aç, hep yamalı, hep burkuk yüreği. Hayattan kazancı ömründen başka şey olmayanın kaybetmekten korktuğu nesi olabilir başka?
Bu ülke yazgısına doğru ilerliyor. Benim taşınmalarım/iç ve dış göçlerim kadar masum değil bu yazgıya ilerleyiş.
Çok konuşuluyor; hemen her şey yeniymiş gibi ama sanki biraz daha kırıtarak, sözcüklere topuklu ayakkabı giydiren adam ve kadınların çatlak/çıtlak sesleriyle daha bir yan yatarak…
Bilgimi ve düşünsel sınırlarımı- ve belki buna hayallerimi de eklemek lazım-aşan sözcükleri heyecanlı bulmam ve kullanamam. Sözcüklerin dev anlamlarının gözümüzün önünde sayısız kez cellatlığına tanık olmuşumdur, bu da hatırı sayılır bir korkudur bende. Dev sözler veren “dev” adam/kadınların bir süre sonra dev sözcüklerin altında nasıl birer böceğe dönüştüğüne tanık olmuşumdur. Oysa insan tutamayacağı sözü vermez, uzanamayacağı dalı kırmazdı, değil mi?
Susarım çoğu kez, gündelik yaşama dair ne varsa ne çok konuşurum ve belki günlerce… Yazgısına doğru koşarak ilerleyen sözcüklerden birisi ve önemlisidir korku. Nihayetinde kendini kovalayarak getirdiği nokta bir sonuçtur; gerçekliğine dayanan, hüzzam makamında bir sonuç. Hafif ağrılı, travması düz…
***
Galatasaray-Beşiktaş maçını izlemek için Taksim’deki bir kafeteryaya giriyoruz. Dördüncü kata “dev” ekran koymuşlarmış, merdivenleri uçarak çıkıyoruz. Bizden başka bir çift var salonda, pencere kenarında hafif öpüşe koklaşa Mis Sokağa bakıyorlar. Ninem zamanında kalma (ki ninem divan, minder zamanlarının kadınıydı) nefti yeşil kadifeden koltuk takımı, ortaya bir sehpa, “dev” ekranın daha bir plazmatik olanının dibine oturuyoruz. Yemek de yenmeli, siparişleri veriyoruz. Maçın kaderi hakkında konuşuyoruz. Garson geliyor bir çırpıda, masaya bir kağıt indiriyor, yemeğin adisyonu olmalı. Hayır, maç ücretinin 20 lira olduğunu yazıyor.
İtiraz ediyoruz, “haksızlık yapılıyor ama”, “neden uyarılmadık”, “şikayet ediyorum”, “buyurun çağırın”, “polis gelmek üzere”, “beyefendi neden anlamak istemiyorsunuz”, “ya siz?” arasında, elleri yanlarına düşmüş 2 adet polis merdivenlerde göründü. Durumu anlamak istiyorlar, anlatılıyor. Şaşkın ikisi de. Ne yapacağız der gibi sağa sola bakınıyorlar. Taraflar birbirlerini suçlamaya, doğrunun ne olduğunu anlatmaya devam ediyor. Polisin biri sıkılıyor bu çaresiz halden, yol gösteriyor kestirmeden: “Maliye, karakol, belediye… Ama bizim yapacak bir şeyimiz yok şu an!”
Hımm… Tekrar başlanıyor, hararetli tartışmaya…
Polis hala sıkkın, sağa sola genç/toy/uff bakışları fırlattıktan sonra benim ilgimi çekmeyi başardı.
Elini saatine doğru uzatarak, “ama bakın beyler, bu işi halletmemiz lazım.Üç ihbar geldi. Benim bir intiharım var, geç oluyor amaaaaaa….!”
***
Bu uzun “ama” gelen kal’ların beyinde yarattığı tortudur esasında. İhbara kendi intiharı süsü vererek etkilemeye çalıştığı vatandaşın, tahrip olan şu genç beden ve dimağ arasındaki köprüyü nasıl geçeceğini hesap edemez o anda.
Ben kaldım tabii…
Bu ara sıkça yaptığım gibi…
***
Taşınma hali yerleşme değil dağılma halidir ya, yerleşik hayata sokağın Ramazan teferruatını atlatabildiğim an başlayacağımı düşünüyorum. Tüm kapı ve pencerelerden sızan oruç ve muadili dünyanın alt ve tırnaksız üst yazılarını okumak/dinlemekle oyalanıyorum. İstanbul’un alkol tüketim rekorunu elinde bulunduran bu mahallenin aynı zamanda bu kadar tanrı yolunda heba olmasını anlayabiliyorum. Her beş metrede bir tekel büfesi, hepsinde aynı yazı:
Ramazan nedeniyle alkol satışı yapmıyoruz, ısrar etmeyiniz! Bira soğutucu dolaplarının eskimiş perde ve gazetelerle kapatıldığını da ekleyerek veda ediyorum.
Taşınan kadının penceresi açıktır tüm seslere, yeni olan her şeye…


