Şu Kürtlerin Başına Gelenler
Bu yazıyı yazarken en az beş değişik başlık düşündüm. Bunlardan en ikna olduğum, ‘hayatının ortaçağını yaşayanlar’, oldu. Ardından ‘Nazizm psikolojisi ve Türkiye’ dedim, ama bu kısıtlı yazı alanında çok akademik durdu.
‘Şu Kürtlerin başına gelenler’ demek, niyeyse son 20 yıl ağırlıklı yaşananları özetlemek için daha manidardı.
Sürekli anlama, anlaşılma, kavranma ve algılanma sorunu yaşayan, kendini karşıdakine kabul ettirmek için doğasından başka bir usul kullanmayan, kendi diliyle konuşmanın su içmek kadar normal olduğunu anlatamadığı insanlarla “kardeş” olmaya zorlanan ve bu nedenle acı çeken, ıstıraplı müdahaleler gören, uzak, şirin ve bazen çok korkulası olan, başı okşanan ama bu okşanmadan sonra haniyse “bundan fazlası arıza” kabilinden puan verilen…
Yanlış zamanda yanlış yerde mi yaşıyorlar, dedirtiyor insana.
***
Alfred Adler, insan olmanın aşağılık duygusuna kapılmak olduğunu söylerken, hayatlarımızın ortaçağını nasıl yaşadığımızı da anlatıyor pekâlâ. Gerçek bir barbarlık ve yok etme üzerine kurulu bir anlayış ve onu gerçekleştirdiğimiz sade hayatlar… Hepsi duygudaki gelişmiş aşağılık kompleksinin tatmini için var.
Türkiye’deki “ırkçı” tanımının Nazizm psikoloji ile beslendiğini biliyoruz artık. Atatürk, istiklal marşı, bayrak, Misak-ı Milli, ülküdaşlık, vatan-millet- Sakarya coşkulanımları, kendine benzemeyeni hızla ve alkışlarla yok etme üzerine kurulu eğitim, dil ve din yorumu… Tanımladıkça çoğaldıklarını hissedip çekindiğim içsizler ve dipsizler ordusu ile Kürtlerin baş başa kalmış olduğunu kaygıyla görüyorum. Ev sahibi ülkenin sanatında, edebiyatında, biliminde ve tarihinde “ret ve inkâr ile” varlık gösterebilecekleri söyleniyor ve böyle kabul ediliyordu. Aksi takdirde “etkisiz eleman” formunda kalıp, çoğunluğu rahatsız etmeye devam edecekleri belirtiliyordu.
Bu duyarsızlıkta bir üst sınıf, orta sınıf ve işçi sınıfı var Kürtlerin karşısında. Çok içerlerde “ne demek, biz kardeşiz” dense bile, ses kıtlığından muzdarip bu kesimler, ana çıkarları söz konusu olduğunda “kardeş” dediklerini yalnız bırakıp, kendi işine aslında hiçbir zaman yaramayan vaatlerin kurbanı oluyorlardı. Kürtler bu ülkede değil sade, Mezopotamya kendi evleri olsa bile, o evlerde de yalnızlardı.
Korkuyu, sadakati, bağlılığı, ihaneti, yalnız kılmayı, almayı, satmayı, açmayı, saklamayı bu kadar iyi becerdikleri tahlil edildi yıllarca. Doğruydu da. Kürt Kürdün kötülüğünden bu ülkeyi korumak için silahlandırıldı, köy bastı, küçük büyük demeden öldürdü. Üstelik bunu yıllarca yaptı; ilk dönemlerde adı “düşük yoğunluklu savaş”tı ve ne yapılsa mubahtı.
Kimse çetelesini tutmadı bu barbarlığın, suçu suyun üstüne atmayı görev saydı, devletin ve milletin bekası için.
Şımartıldı kötü Kürtler ve sonra ihmal edildi. Ellerinde çok sayıda silah ve bomba ve denetimsiz güç ile yaşatılan ihmalin bedeli ağır ve kanlıydı. Düğünlerin ve doğumların sevinci ertesi gün ağıtlarıydı artık.
Türkiye aşağılık duygusundan bir üst duyguya terfi ederken ezdi geçti Kürtleri. Pazarlık malzemesi oldu yıllarca; bin bir politika denendi. Yine de saldırganlık eğilimlerini mantıkla kabul etmemizin gerekçesini oluşturamadı hiçbir iyi niyet gösterisi.
Aşağılık kompleksini tüm evreleri ile yaşarken Türkiye, o evrelerin içinde işlenen cinayetleri haklı gösterecek bahaneleri gözümüzün içine soktu büyük puntolarla: Çünkü bir cinayeti haklı gösterecek tek gerçekti meşru müdafaa.
***
Duygular hakkında bilgi edinmek ve duyguları fark edip, tanımlamak bizi rahatlatır. Mesela şiddet davranışına neden olan duygumuzu anlar ve tanımlarsak bu davranışı kontrol etmemiz daha da kolaylaşır. Şiddet şimdilerde ya kıskançlık ya da hiçe sayılma hallerinde ortaya çıkıyor ve saklanamayacak kadar yüksek bir çığlıkla hayatımızın ortasına düşüyor. Ve o çığlık bir halkın trajedisinin de ifadesidir neticede. Mardin Bilge’de yaşanan cahil şiddet, ıstıraplı müdahale, mevsimsiz yangın; koruyan ve korunanın kanlı bulmacasını da günışığına çıkardı. Biz unutmuştuk, neşenin ortasına yığılan bedenlerle anımsadık bir kez daha. Şimdi bu ülkenin şairleri oturup ağıt yazsın, sinemacıları bu katliamın sır perdelerini aralasın ve Bilge’nin kadersizleri diye romanlaştırılsın.
Acının kurduğu köprü kardeşliğe uzanmaz mı? Dokunarak bir omza, acı azaltılmaz mı? Paylaşmanın harcı anlatmakla olmaz mı?
“Kardeş”lik halleri görmek istiyoruz; maskesiz ve çokça sahici tarafından…


