Şaşırtacak Bir Şeylerin Kalmadığı Hayat...
Bir ömre ne kadar çok ömür sığdırdık. Batı’nın bir kentindeki 60 yıllık ömürle, buradaki 60 yıllık ömrü kıyasladınız mı hiç? Biz fazlalıktan kaç ömür daha sığdırmışız, hesaplayanınız oldu mu? Yalnızca şu son yirmi yılımız, Batı’nın kaç yirmi yılına bedeldir acaba?
O filmdeki (The Tiger and The Snow) Şair Fuad,(Jean Reno) diyordu ki, “Zaman, gözlerimi ve kalbimi şaşırtacak hiç ama hiçbir şey bırakmadı artık…”
Şaşıracak bir şeylerin kalmadığı bir hayat…
Bizimki gibi bir hayat olmalı.
Gözlerimizi “fal taşı” gibi açtığımız yıllar çok mu gerilerde kaldı?
Yoksa hiç mi yaşamadık?
En korkunç “şeyler” en sıradana ne zaman dönüştü?
Ne zamandan beri, aslında içimizi delmesi gerekenler bize hiç dokunmuyor, son zamanların “moda deyimiyle” teğet geçiyor?
Geçenlerde dünya tatlısı ve akıllısı teyzem uğradı. Seksenine merdiven dayadı, ama hala cin gibi.
“Sen bilirsin” dedi, “Ortalıkta kötü bir şeyler mi oluyor, durumlar karışık mı?”
“Önce sen söyle” dedim, “Şöyle kendini huzurlu, mutlu ve korkusuz hissettiğin kaç yılın var ömründe?”
Durdu. “Sahi ya…” dedi:
“Hep korktuk. Kendimiz için, çocuklarımız için, şimdi de torunlarımız için…”
Teyzem gitti, ben takılı kaldım.
Ne yorucu bir ömürdü bu.
Her an kalbimiz ağzımızda bir hayat.
Birini sindiremeden diğerine tosladığımız cinnet zamanları…
Öyle şeyler yaşadık ve yaşıyoruz ki, şaşıracak takatimiz kalmadı.
Katillerden kahramanlar yaratanlar bile kılımızı kıpırdatmaz oldu.
Kolay değil, bir ömürde yığınla ömrü sırtlamak.
Bütün gece kafa yordum.
Avrupa’nın bir sahil kasabasında 60’ında bir insanın kaç kez kalbi ağzına gelmiştir? Kaç kez uçurumlardan yuvarlanmıştır, kaç kez çıldıracak gibi olmuştur, kaç faili meçhul duymuştur, kaç delikanlının idamına tanıklık etmiştir, kaç darbe görmüştür, kaç yıl korkmuştur, kaç yıl sinmiştir?
Tekel işçileri ha dondu ha donacak…
Önümüzdeki günler daha da soğuk olacakmış.
Ben sıcaktayım.
Midem bulanıyor…
Cumhuriyet’in manşeti: “Gerginlik yoruyor…”
Hiç dinlenemedik ki ömrümüzce…
O filmdeki Şair Fuad, diyordu ki, “Her insan bir uçurumdur, içeri bakmak yükseklik korkusu yaratır”
“İçeri bakmak…”
Ne zamandır “içeri” bakmıyoruz, bakamıyoruz?
Tek suçlu, yükseklik korkusu mu?
NOT: Ümit Otan'ın yazıları aynı zamanda http://www.t24.com.tr de yayınlanmaktadır.


