Ohannes Amca Ve Enver Paşa

31 Temmuz 2009

                                                             Uzakta su akıp gidiyordu.

Bir köy, kendi erik ağaçlarının kokusunu veriyordu.

Shohaku

 

 

KANADA- Winnipeg hep kar aylarının göbeğinde Soğuğun ak dağ yığını olduğu ovayı bırakıp gidiyordum. Biraz sevinsem de, bir yandan   bilmediğim bir üzüntü yüreğimi buruyordu.Sanki uygarlık son bulacaktı… Yeni bir aleme, başka bir zamana göçüyor gibiydim. Arı olmayı bırakıyor , Montreal’de öğrendiğimi satmaya, bal satıcısı olarak gidiyordum.

Ay topal haziran. Manitoba hâlâ baharın ağzında. Ağaçlar yeşil olmayı becerememiş. Güneşe benzer taze  yaprak. Dallarından sarkıyordu.
Dört yılda İnuit ülkesinin ak boşluğuna, yazları sivrisinek sessizliğine alışmıştım. Akdeniz çocuğu, hani neredeyse steplerin tarla faresi olmuştu. İlk günden yeni ülkeye alışmak istemiştim. Alışmıştım.Manitoba iç içe bin boş ova; vardığım ilk gün bana  “Gel oğul, buralar çok geniş,  sana da yer yaptım” demişti. “ Taşını toprağını bu ovaya uydurursan bir parçam olursun. Benimle sevinirsen,  sevincimi seninle bölüşürüm. Çirkin kızı sevilen bir kaynata gibiyim. Senden bu toprağa ve  kızıma zarar gelmez derim. Toprak, sevildiğini bilen kadındır. O seveni tanır. Sonra da ne buğdayını  ne elmasını esirger. Kadının, sevdiğinden çocuk esirgemediği gibi. Çekilmez soğuğu mevsim yapan, durulmaz yaz sıcağını sevgili bekler gibi bekleyen kişiyi toprak  hiç unutmaz.
Kış soğuğunda kapına gelen kurda tilkiye, bahçenin ağacı otu gibi bakmayı öğrendin. Sincabın dilini biliyorsun. Bizden birisin, artık Manitobalısın. Bundan böyle  efendimsin”

            ***

Manitoba verdiği sözü hiç unutmadı. Aç günümde, bayat da olsa, ağzımda  bir lokma ekmek buldum. Elimde avucumda olanı zorla alan olmadı.

            ***

Manitoba’dan göçmeden Hedingli’ye, yaşlı Anadolulu Ohannes Amca’nın rızasını almaya gittim. O pazar  gök  Hedingli’de, çocuk elinde ipsiz uçurtma.Hare hare mavi. Ortası papatya.

Ohannes Amca’nın kahvesi kalabalıkti. Bizi  sevinçle karşıladı.“ İyi ki geldiniz” dedi. “Sevincimi paylaşacak birini arıyordum. İki aydır tarlamı Talas bağımıza çevirmeye uğraştım.  Yukarı Talas Ermeni Mahallesinden on valiz toprak , on erik fidanı  ısmarladım.Bahçenin Talas olmasını, yaz sabahları bahçeye çıkınca çıplak ayaklarımın Talas’ı hissetmesini istedim yalın ayak yürüdüğümde.  Topraktan kulağıma sevinçli sesler gelir diye bekledim. Ermenice bilen boceklerin sevincini duydum. Kuşlar  bir hazla haziran haziran kekeliyordu.”

Yemeğini pişirmiş genç gelin. “Karanlık yakın, yatak yorgan  hazır” diyordu sevinçle.

***
Stepte sabah haziran sisi. Talas çıplak ayaklarımın  altinda. Toprağa karışmışım. Yukarı Talastayım. Uzakta cıvıldayan Sezar’ın  şehrine bakıyorum.
Yiğit Ahmet bağ komşum; dilimi bilir, dinime kızmaz.“Merhaba Ohannnes Amca “ der bana. Elinde  petekli bal. “Ohannes” der,  “buyur bu bizim bağın arılarından. Seni tanır, seni severler. Bu toprak daha önce senindi, derler. Arılar yalan bilmez. Senin için dolaştılar çicekleri. Sana topladılar bu balı. Herkes kadar bu toprağın atı, insanı  ol der.”
Ohannes elimden tuttu. “Bahçemde yalın ayak yürürsen sen de Erciyes’i, sisini anlatan yanık bir Ermeni  türküsu söylersin. “

 

***
“Ohannes Amca yine efkârlısın” dedim. “Bak işin iyi, evini kurmuş  paşa gibi geçinip gidiyorsun. Sana dokunan yok. Elinden ineğini alan, eşeğinin yükünü çalan  yok. Her ot kadar, her diken gibi bu toprağın insanı oldun. Hiç bir tilki, kurt,  ne de kopek senin burada işin ne, bu ova bizim diyemez.”  “Bana paşa olmaktan söz etme” dedi Ohannes. “Her ahır kendi atının kendi eşeğinin kokusunu bilir. Her çiçek ona yaklaşan arıyı kokusundan tanır, ona göre balını ayırır. Deli yağmurlar indiğinde toprak sulara dolacak bir göl bulur. Kalacak yer yapar. Denize göle varmayan nehir  gördün mü hiç?  Bize yürüyecek yol, içecek su vermediler.
Oğul bana paşadan söz etme. Ağzımıza dışkı  dolduran ulu bir paşa oldu. Yalnız bizim mi? Bütün Anadoluyu rezil etti. Ne yaptığını  bilmez bir paşa koca bir kavmi yok etti. Bir medeniyeti yok etti.  Kendi ülkemin alnında kanlı bir leke oldum. Adımdan, bana yapılandan…

 

Komşusunu seven sayan Hüseyin Efendi’ye,  Recep Amca’ya yazık değil mi?
Yetim kalmış  Dikran’a,  Mari Dudu’ya günah değil mi? Bir insanın  ihtirası için bir ülkeyi yakmaya nasıl müsaade ettiler?.Edebildiler…
Bundan tam 55 yıl önce, 3 ocak  1914’de cumartesi günü  Kaymakam Enver Bey paşa olmuşu. Sonra da Harbiye Nazırı.
O gün kalpler durdu, nabız atmadı.  Bunu elli yıl, altmış yıl sonra görecektim.

 

1914’de  Enver Bey’in   Paşa olduğu gün bana yeni ülkenin yolunu gösterdi. Sağ olsun. Bana amcasız, teyzesiz, bana Hüseyin ve  Recep komşusuz  bir hayat verdi. Rahat bir hayattı. Ama acısı çekilmez bir hayattı… 

Bu gerçeği anlamayan  yalnızca  Enver Paşalardı….