O Ağacın Altında Utanç…
Biri, mevsimin ve tam karşıda uçsuz bucaksız uzanan denizin kurşuniliğiyle tezat oluşturan yeşilli mavili başörtüsünü çıkarmaya uğraşırken, bir diğeri, arkadaşının eline tutuşturduğu aynaya bakıp ip gibi dümdüz uzanan saçlarına çeki düzen vermeye çalışıyor.
Diğer taraftan da az sonra girecekleri sınav için son tekrarları yapıyorlar kendi aralarında…
O ağacın altında, yoğun günlerden biri yaşanıyor…
Birbiri ardına gelen öğrenciler arasında ‘kapalılar’, fakülteye girmeden önce, giriş kapısının hemen yanındaki o ağacın altında saçlarını açıp devletin istediği kılığa bürünüyorlar. Biz de böylece ferahlıyor, muasır medeniyetler seviyesine ulaşmış bir ülkenin öğrencileri, hocaları olarak huzurla derslerimize giriyoruz!
Az sonra belki de bir sınıfta ülkenin siyasi tarihiyle ilgili bir ders başlayacak.
Muhtemelen o derste tarih 2. Dünya savaşının sonunda duracak; 27 Mayıslar, 12 Martlar, 12 Eylüller, 28 Şubatlar mecburen ‘gayrı-resmi’ muhabbetlere konu olacak.
28 Şubat yaşandığında üniversite kapısını zorlayan yıllanmış bir liseli olduğumu hatırlayacağım. Sakallılar gelip bize keseceklerdi, neyse ki generallerimiz izin vermemişti.
Bir-iki yıl önce, “Henüz özgür olmadık” adını verdikleri bir imza kampanyasıyla adını duyuran öğrencilerle söyleşmiştim Radikal gazetesi için. (Ki onlardan biri şu an Taraf’ta güzel yazılar yazıyor; Hilal Kaplan.) Başbakanın ünlü “velev ki” girizgahıyla işaretlerini verdiği bir süreç başlamış, üniversitelerde başörtüsü yasağının kalkması için adımlar atılmıştı. Bir grup başörtülü kadın da, yasak kalksa bile gerçek bir demokrasiye ulaşmadan, Kürtlerin, Alevilerin, 301 mağdurlarının sorunları çözülmeden “özgür olamayacaklarını” söylüyorlardı.
Ne safiyane bir girişimdi!
Safiyaneydi; çünkü bırakın o “diğer” sorunların çözülmesini, başörtüsü yasağı da aynı katılığıyla uygulanmaya devam edecekti. Ülkenin başbakanı, eşinin bile sakıncalı görülüp GATA gibi yerlerde istenmediğini söyleyecekti.
Onlarla konuşurken kendi kendime soruyordum; bu yasağın kaldırılmasını “ama”sız kabul eder miydim? Çocukluktan itibaren hepimizi biçimlendiren, iliklerimize kadar işleyen KKB’nin (“Kemalist Kişilik Bozukluğu”) etkisinden kurtulmak o kadar kolay olmuyordu! Bir tarafım demokrasi diyordu, bireysel hak ve özgürlükler diyordu, diğer tarafımsa “bu iktidar demokrat değil, o yüzden ‘türban sorununu’ öne alıyorlar, diğer sorunlar çözülmeden tek başına başörtüsü yasağının kalkması sağlıklı bir gelişme değil” diye söyleniyordu.
Bugün fakültenin girişindeki o ağacın altında toplanan üniversitelilerle karşılaştığımda, hissettiğim tek bir duygu oluyor: “Ama”sız bir utanç…
Genç kadınların bir köşede toplanıp, kıyafetlerini emir gereği değiştirmek zorunda olmaları, bu utanç verici manzara, ilkeli bir karşı duruş almayı gerektiriyor. Devletin sıkıştığı her an çocuklarına reva gördüğü bu hoyratlığı tekrar tekrar deşifre etmek, buradan ‘sağlıklı’ bir gelecek çıkmasının mümkün olmadığını hatırlatmak ve her şeyden önce hiçbir şart ileri sürmeden “arkadaşıma dokunma” diyebilmek icap ediyor.
Bireysel hak ve özgürlükleri ayaklar altına alan böylesi yasaklar üzerinden ‘modern’ ve aydınlık bir gelecek tahayyül edenler bilmeli ki, onların istediği gibi bir ülkenin ‘çağdaşlığı’, bir öğrencinin başörtüsünü gizlemek için takmak zorunda olduğu peruğu kadar sahicidir!


