Metropol Sürgünleri...
Bu bir kitap ismi…
Gülşen İleri’nin Su Yayınları’ndan çıkan, ‘Kentsel Dönüşüm Projeleri’ adı altında yıkılıp yeniden inşa edilen mahalleler ve mahalle halklarının dramlarını, mağduriyetlerini, yaşam alanlarını tepeden inme kararlarla yok etmeye çalışan belediyelere karşı verdikleri amansız mücadeleyi anlatan; onları ezip geçmek isteyen özel sermaye-belediye ortak cephesine karşı tek sığınak olarak birbirlerine kenetlenen, dayanışma ve dostluk içinde bütünleşen Metropol Sürgünleri’nin hikayelerinden oluşan sımsıcak bir o kadar da hüzünlü bir kitap Metropol Sürgünleri…
Nasıl hüzünlü olmasın ki…
Yerinden yurdundan edilen insanlar, evlerinden, yuvalarından, mahallelerinden koparılıp kent dışına savrulan mahalle sakinlerinin hikayesiyse söz konusu olan, nasıl umutla karışmasın ki hüzün…
‘Barikatlarda Yeşil Fasulye Filizi Yetiştireceğiz’
Birgün gazetesinde Pazar yazılarıyla tanınan, dünyada bu tür proje mağdurlarının deneyimlerini bizzat gidip yerinde yaşayan Metin Yeğin’in çarpıcı ifadelerinden oluşan bölümün adı…
Şöyle başlıyor Metin Yeğin:
“-Sen nasıl benim 30-40 yıldır oturduğum evlerden beni kaldırmaya çalışıyorsun?!
-Sen kimsin?!
-Sen kimsin beni yaşadığım yerden başka bir yere taşımaya çalışıyorsun?!”
“Senin buna hakkın var mı” ve devam ediyor kaldığı yerden…
“Ev demek ne demek biliyor musun sen?!”
“- Ev demek banyo fayansları mı? Bize durmadan banyolar gösteriyorlar; çok lüks fayanslarmış! Hayır ev demek o değildir; ev demek komşu demektir;
Ev demek sokakta çocukların oynaması demektir; Siz bir tane sokakta oynayan çocuk gördünüz mü o aptal, geri-zekalı TOKİ konutlarında… Ev demek paylaşmak demektir, komşuluk demektir…”
“Hangi ev daha güzel bunu konuşsunlar. Kendileri bahçelerinde domates yetiştirebiliyorlar mı, var mı evlerinin bahçelerinde biberleri?!”
Sözler çok keskin, ifadelerse çoğu zaman öfkeli ama öyle haklı ki?
“-Buraya bir tane gökdelen dikiyor herif, eğer evim onun altındaysa yıkılıyor; eğer altında değilse, orada oturmaya devam edersem burada artık çayı bir liraya içemem; o çayı üç liraya ya da beş liraya içmek zorundayım. Buradan kovulurum ben; terziysem, atılırım buradan, o kirayı ödeyemem. Bu böyle bir kovulma, bu böyle bir gidiş. Mesele bu.!!!”
“Onun için eğer sizin kredi kartınız yoksa cebinizde, platin kartınız yoksa ‘haydi dışarı haydi hepiniz yetersiz bakiyesiniz bu ülkede’ deniliyor. Bu yüzden tartışacağız hepsini, ‘hangi ev daha güzel’ diye…”
“Kendi evimizi nasıl kuracağımızı, nasıl organik kentler oluşturacağımızı, bizim evlerimizin onların evlerinden nasıl güzel olduğunu konuşacağız…”
“Çünkü bizim demokrasimiz, onların demokrasileri gibi üç yılda beş yılda bir oy atılan karikatür demokrasi değil. Eğer demokrasi diyorsam, toprağın paylaşımında demokrasi, eğitimde demokrasi, iletişimde demokrasi istiyorum. Demokrasi diyorsam, benim hakkımdaki her türlü karara benim katıldığım bir demokrasi istiyorum. Benim demokrasimde ben yetkimi kimseye devretmiyorum...”
“Ben burada oturuyorsam, ben karar veririm benim evimin nasıl yapılacağına, ne olacağına!!!”
Yeğin’in bu sözlerine kulak vermeli gerçekten; yüreğimize dokunmasına izin vermeli sözcüklerin…
Bir yerlerde yaşam alanlarından, yuvalarından, evlerinden koparılıp metropol sürgünlerine dönüştürülen bir dolu insan yaşam mücadelesi veriyorsa ve içlerine yumru gibi oturan bir çığlıkla acı çekiyorsa bu ülkede, neden kimsenin bunu hala duymadığını, bu çığlıkların neden kimseye ulaşamadığını bir düşünmeli insan…
Biz sadece buldozer altında kalan binaları görüyoruz ekranlarda; yıkıma karşı haykıran, yırtınan insanları; oysa o görüntülerin arkasındaki yaşam hikayeleri asıl kaybolan; bahçesinde fasulye filizleri, biberler, patlıcanlar yetişen evler; komşuluklar, paylaşımlar, dostluklar buldozerler altında yok olan…
Bu hayatta asıl ihtiyacımız olan lüks fayanslar lüks mutfaklar değil ki…
Güler yüzle karşılanacağımızdan şüphe duymayacağımız sımsıcak açılan kapılar, iyi günde kötü günde birbirimizi kollayacağımız komşularımız, dostlarımız, gözlerimizin, yüreğimizin birbirine korkmadan dokunabileceği insanlar değil mi asıl ihtiyacımız…
Sırf evlerin biçimine bakarak burası çirkin, burası güzel demek, o evlerin içini, içlerinde, kapı arkalarında yaşanan paylaşımları, bir kuru ekmeği bile bölüşürken hissedilen dayanışmayı görememek…
Lüks villalarında yapayalnız yaşayan, görkemli dairelerinde avunacak tek bir dost yürek bile bulamayanlar bu kavramları yeniden bir düşünmeliler; hangisi ev, hangisi yuva; hangisi güzel, hangisi yaşanılabilir, hangisi katlanılabilir diye…
Paranın sağladığı iktidarın arkasına saklanarak, zayıfı, mağduru, dışlananını, ötekini bir kez de kendileri ezerek soylu, üstün veya kendini güçlü hissedenler bu hayatın anlamını bir kez daha düşünmeliler bir…
Çiğdem Şahin
FEBAYDER Basın Sözcüsü ve Editörü
0535 815 76 62


