Korkularla Geçti Ömür
Küçücük bir çocuktum. Çok korktum. Gençtim. Korkularımdan başka hiçbir şey anımsamıyorum. Şimdi yaşlıyım, korkular olduğu yerde duruyor. Kendimden vazgeçeli çok oldu; çocuklarımız, torunlarımız için korkuyorum. Korkularla geçen ömrümün korkularla tükeneceğinden korkuyorum…
O geceyi hiç unutmadım. İstanbul’da bir kilisenin tam karşısında oturuyorduk. Apartmandaki kadınlara annemin sürekli “madam” demesinin “sırrını” o gece öğrendim.
Sokağımızı bağırıp çağıran insanlar doldurmuştu. Astsubay olan babamın dışarı çıkmasıyla telaşla eve dönmesi bir oldu. Kapılar kilitlendi. Pencerenin camına Türk bayrağı yapıştırıldı. Madamlar bize sığındı. Annem sürekli ağladı, biz çocuklarını aynı yatağa yatırıp bekledi. Bizim eve kimseler uğramadı.
Sabah bizim sokak parçalanmış ev eşyaları mezarlığı gibiydi. Bazı evler sokağa taşınmıştı sanki. Çocukluğumun o korkulu gecesinin “6-7 Eylül vakası” olduğunu öğrendim büyüyünce…
Diyarbakır’ın Melikahmet’inde aynı avluya bakan beş “evcik”ten birinden çantamı kaptım, sokağa fırladım. Asker abi, “çabuk eve dön” dedi. Çok korktum. Annem, okulu ektiğimi sanıp kızdı. Bir önceki akşam babam da eve gelmemişti. Girit göçmeni dedem, radyoyu dinledi, çok ağladı.
Sonra, “sanıklar bağlı olmayarak yerlerini aldılar” akşamları başladı. Dedem ağladı, babam ona kızdı. İlkokul üçe gidiyordum. Gazetelerin en üstünde kocaman harflerle “Asıldılar” yazdığı o gün, kötü bir şeyler olduğunu kavradım çocuk beynimle.
Gençliğim, bütün ülkeye dayatılan “Komünistler ha geldi ha gelecek korkusuyla” geçti. Nazım Hikmet’i, Sabahattin Ali’yi güvenini kazandığımız kitapçıdan alır, gömleğimizin içine saklar, annemiz, babamız da dahil hiç kimselere görünmeden gizli saklı, korka korka okumaya çalışırdık. Cumhuriyet gazetesini bile okumanın “belalı” olduğu yıllardı. Bazı sokaklardan “onlar”, bazılarından “biz” geçmeye korkardık. “12 Mart dönemi”ne gençliğimizde yakalandık…
Sokaklara çıkmaya korktuğumuz, her an bir kör kuşunla “çarpışmaktan” zor sıyrıldığımız yıllarda artık epeyce büyümüştük. “Asmayalım da besleyelim mi” yılları, hem kendimiz, hem yakınlarımız, hem dostlarımız ve hatta hiç sevmediklerimiz için de korktuğumuz yıllardı. Diyarbakır, Mamak cezaevlerinde insanların nasıl korkutulduğunu şimdi dizilerde gösteriyorlar. O genç insanların “korkulu” yüzlerine bakamıyorum, beynim yerinden fırlıyor, delirecek gibi oluyorum.
O dizideki genç oyuncu, bir röportajında, “O günleri yaşayanların anlattıkları aynen diziye yansıtılsaydı, seyredemezdiniz, dayanamazdınız” diyor. Gençlerimiz hangi duygularla seyrediyor diye hep merak etmişimdir.
Orta yaşlılığımızdan yaşlılığa “Şehit cenazeleri” ile yürüdük. Güneydoğu’nun bir “yangın yerine” dönüştüğü uzun yıllar.
Çocukluğumun yoksul Diyarbakır’ında, “Başefendi gel bir çayımızı iç” diye babamı zorla masalarına çağıran, olmayan sularında yıkadıkları bembeyaz çarşaflarını biz “gariplere” (Batı’dan gelen memurlara garip derlerdi) seren o güzel insanlarla ne olmuştu da bu hallere gelmiştik?
Yıllar sonra çok kere gittiğim o yörelerde yoksulluk, çocukluğumda bıraktığım yerde duruyordu. Kadınların su taşıdığı bakır “sıtılların” yerini naylon kaplar almıştı bir tek.
Geldik bugüne…
Kürt milletvekilleri Meclisi terk etmeye hazırlanıyor, korkuyorum…
Belediye otobüsündeki genç kızımız, kardeşleri tarafından Molotoflarla yakılıyor, korkuyorum…
Şehit cenazeleri kentlerimize geldikçe korkuyorum…
Hala şiddete şiddetle giden bazı politikacılarımızdan korkuyorum…
Gazete manşetlerinden, “yazar kılıklı” yazarlardan korkuyorum…
Ellerindeki “hainlik etiketini” önüne gelene yapıştırmaktan başka hiçbir “sermayesi” kalmayanlardan korkuyorum…
Ömrü korkularla geçen “yaşlı başlı” insanların kendi çocuklarını da korkutmalarından korkuyorum…
Kendi vatanımda korkularla büyüdüm, yaşlandım, bir ayağımız çukurda…
Çocuklarımızın, torunlarımızın da korkularla bir ömür geçirmelerinden çok ama çok korkuyorum…
Ümit Otan'ın yazıları aynı zamanda http://www.t24.com.tr de yayınlanmaktadır.


