'Kılıç Yarası Gibi...'
Kalabalıklar arasından bir adım öne çıkmayı göze alıyorsanız, “bedel ödemeye” de hazırsınız demektir.
İlk kez duyulanı seslendiriyorsanız ve “yasaklı bölgelere” uzanıyorsanız, başınıza gelecekleri biliyorsunuzdur demektir.
Aslında yol basit:
Ya kalabalıklar içinde kalıp, olanı biteni izleyeceksiniz, ya öne çıkacaksınız.
Kalabalıklar arasında kalmak fena bir şey değil. İlle de bir adım öne çıkmak gerekmiyor. Ama, öncelikle dürüst olacaksınız, samimi olacaksınız, nefretinize gem vuracaksınız, şiddetinize çare bulacaksınız.
Daha düne kadar “Kürt lafı” ne kadar korkuluydu değil mi?
Anımsayınız…
17 Nisan 1995 günkü Milliyet gazetesinde Kum Saati köşesinde yayımlanan yazının başlığı “Atakürt”tü. Yazarı, Ahmet Altan.
Demokrasinin, kendimize yapılmasını istemediğimiz şeyleri başkasına yapmamak olduğunu anımsatan Altan, Kürtlerle empatiye çağırıyordu bizi.
Sonra ne oldu?
Ahmet Altan, acilen Milliyet’ten kovuldu. Bu duruma tepki gösteren gazetenin o zamanki Genel Yayın Yönetmeni Ufuk Güldemir, Yazı İşleri Müdürü Alev Er ve köşe yazarı Can Dündar istifa etti.
Olay bununla da bitmedi. DGM’de dava açıldı. Altan’a 1 yıl 8 ay hapis ve o zamanın parasıyla 500.000 TL. para cezası verildi. Ceza Yargıtay tarafından da onaylanınca, Altan, 1996 yılında AİHM’de, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10 maddesiyle garanti altına alınan “fikir ve ifade özgürlüğü’nü engellediği için Türkiye aleyhine dava açtı.
AİHM komisyonu Altan’ın başvurusunu kabul edilebilir buldu. Bunun üzerine Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti mahkemeye çıkmamak için 27 Aralık 2001 tarihinde Altan’a dostane çözüm teklifinde bulundu. Hükümet, 32985/96 kabul sayılı başvurunun dostane bir şekilde hallini sağlamak amacıyla, başvuru sahibine maddi ve manevi tazminat ve masraflar karşılığı olarak 30 bin Fransız Frangı ödemeyi kabul ediyordu. Hükümet ayrıca, Türk Ceza Yasası’nın 312. Maddesi ve Terörle Mücadele Yasası kapsamında açılan davalarda AİHM’nin Türkiye aleyhine verdiği kararların Türk kanun ve uygulamalarının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uyumlu hale getirilmesinin acil bir gereksinim olduğunu gösterdiğini kabul ediyordu. Daha da önemlisi bu alandaki yasa ve uygulamalarda gerekli reformları yapacağını taahhüt ediyordu.
Bir köşe yazısı nelere sebep olmuştu.
Bugünlerde de benzer durumlar yaşanıyor.
“Birazcık” fark var.
Şimdilerde bazı köşe yazıcıları, artık tarih olan DGM’nin görevini üstlenmiş gibiler.
Suçluyorlar, yargılıyorlar, hüküm veriyorlar, aşağılıyorlar, olmadı açık açık küfrediyorlar.
Ahmet Altan, yine ön safta.
Yönettiği gazetesindeki (Taraf), askerlerle ilgili manşetleri bir yana, Ahmet Altan çarmıha geriliyor.
En çok kızgın olması gereken askerler, hukuk ölçüleri içinde kalmaya çalışırken, bazı gazeteci kılıklılar çılgına dönüyorlar.
Neden?
Haberler yalan diye mi?
Hayır.
Ahmet Altan, “askere kafayı taktığı” için mi?
Hayır.
Bugüne değin gazetecilik adına neleri yapmadıklarına, sakladıklarına, görmezden geldiklerine ve en önemlisi korkularına ayna tuttuğu için…
Ahmet Altan bir örnek. Güncel olduğu, en çok küfrü o yediği için, yazıda öne çıktı.
Meramım şu:
“İçlerinden geçeni” söylemekten tırsıp, hem öne çıkıyormuş gibi yapıp hem kalabalıklar içine sıvışanlar, artık bu huylarından vazgeçmeli.
Vazgeçmeli, çünkü kimseler yutmuyor artık.
Geçenlerde, Cumhuriyet gazetesinin köşe yazıcılarından biri, Ahmet Altan için “dönek oğlu dönek” diyordu.
Oysa o gazete, kurucusu Yunus Nadi adına düzenlenen ödüllerden birini, 1999’da Ahmet Altan’a “Kılıç Yarası Gibi” yapıtı nedeniyle vermişti.
Ne ironi ama…
Ne hayat ama…
Aynen, “kılıç yarası gibi…”
NOT: Ümit Otan'ın yazıları aynı zamanda http://www.t24.com.tr de yayınlanmaktadır.


