Kalbi Mayın Tarlası

08 Haziran 2009

“Mardinliyim. Babam avukattı. Sınır boylarındaki mayın kazalarına, ölümlerine ilişkin çoğu kaçakçılara ait çocukluğumu sızlatan hikâyelerle büyüdüm ben. Yalnızca bir adımın, insanı ölüme ya da sakatlığa götürmesindeki rastlantının trajik payını erken öğrendim. Bölgenin kaderi, insanın kaderi sanılıyordu. Şimdi her mayın haberi ya da fotoğrafı, içime çocukluğumdan kalma bu sızılı anıların mayınlarına dokunur. Mayın bazen içinize döşenir çünkü.

Takma el, takma bacak fotoğraflarına bakarak, “teknolojinin” ne kadar ilerlediğini düşünenlerin, asıl “insanlığın” niye o kadar ilerlemediği üzerine düşünmesi gerek. Belki de asıl sorun “takma yürek”lerdedir.”

***

Murathan Mungan’a ait bu sözler, Ahmet Şık’ın “Başkasının Acısına Bakmak” adlı fotoğraf sergisinde yer alan fotoğraflardan birinin altında yazıyor. Başkasının acısı bizim tahayyül etsek de kılcallarına dek hissedemediğimiz, varlığını görüp de içimizde, bize ait kırıklıklarla dolu odalarda anlamlandıramadığımız acıdır. Uzaktır. Sokulamaz bize. Zaten izin de veremiyoruz başkasına ait bir yükü kalbimizin de omuzlamasına.

İşte o nedenle “takma yürek” demiş Mungan. Başkasının acısına devrilmiş gözlerle bakan bizim, tam da o fotoğrafların önünde çarpan takma yüreklerimiz var…

Yıllar önce doğduğum kent Dersim’in yaz festivaline katılmıştım. Ovacık’tan erken dönmek istedik, Munzur’un paralelinde yine bir su gibi akıp giden ince belli yol bizimle birlikte bükülürken, aklımız nehrin karşı yakasındaydı hep. Gür orman, deli ormandı. “İşte buralarda oluyor tüm olaylar” dedi yol arkadaşlarımdan biri. Yolun kısmen normalleştiği, Munzur’u daha aşağılarda bıraktığımız bir noktada asker yol kesmişti. Festivalden vakitsiz ayrılanların kente girmesine izin verilmiyordu. Bizimle birlikte 20’ye yakın araç durdurulmuş, 2 saatin dolmasını bekliyorduk. 2 saat… Yakıcı sıcak, tedbirsiz yolculuk, çocuklu anneler, yaşlı insanlar ve sığınabileceğimiz bir ağaç gölgesinden uzak, asfalt bozması yolun ortasında birbirimize bakıyorduk. Almanya’dan gelen bir anne, 4 yaşındaki çocuğunu çişe götürecek yer arıyordu ki, etrafı dikenli tellerle çevrilmiş araziyi fark etti ve zaten yer yer kesilmiş tellerin arasından diğer tarafa geçti. Çoğu insan o arazideki tek tük ağaçların arasına dalmıştı bile.

Neden çevriliydi burası? Ve üstelik yerleşim alanlarının ortasında muhakkak birinin tarlası, birinin arsasıydı. Askeri kulübenin yanına doğru ilerlerken fark ettik ki o arazi MAYINLI BÖLGE’ymiş, ve DİKKAT’miş, GİRİLMESİ TEHLİKELİ ve YASAK’mış!

Tepki gösterdik, orada anlamsızca tutulduğumuzu, kente gitmenin neden engellendiğini sorduk. “Emir böyle!” Ovacık’tan tüm araçlar kontrollü hareket edeceklerdi kendi nezaretlerinde. Yine kendi kontrollerindeki bölgede insanlar mayından bihaber ihtiyaç gideriyor, ağaçların altında uzanıyorlardı.

Benzer bir fotoğraf karesi de Çaldıran’dan.

Yolun ortasında varil, varilin üzerinde naylon çiçeklerle “kimlik kontrolü”ne hoş geldiniz gülüşü taşıyan askeri birliğin hemen arkasında aynı tabela vardı. Ne sarp dağlıktı, ne de sınırdı başka bir ülkeye. Çevresinde köylerin, köylülerin, hayvanların, tarlaların bulunduğu bir yer olmasıydı dikkat çeken…

Her gün bir eve “mayın”a basmış hayat hikâyesi düştüğünde mayın serpme işini abartmışların sancısı derim sadece.

***

Militarizmin tel örgüleri makasla dahi kesilebiliyor, ancak beyinlerindeki tel örgülerini kesecek bir makas henüz yok. Etrafı başka ülkelerle değil, aynı coğrafyada yer alan ve aynı kültüre, aynı dile, aynı yaşamsal döngülere sahip kentlerle çevrili olan Dersim’de, Diyarbakır’da, Batman’da Siirt’te, Bingöl ve Bitlis’te mayınlı arazi bolluğu hayatı yaşanmaz kılarken, Ankara’dan, İstanbul’dan akıllı seslerin çıkmaması ne düşündürücü. İnsafına terk edilen hayatlar değme solcuları dahi düşündürtmemiş bugüne dek. Ne parti çalışmalarına almış, ne radikal bir eylem koymuşlar, 15 kentteki bir milyona yakın mayının toplatılmasına karşı. 1959’da Şınak’tan Hatay’a dek beş yüz kilometreyi aşkın alan içinde bu mayınların işi ne? Sınır bir bahane olabilir, tamam peki iç kentlerdeki mayınların anlamı ne?

Mungan’a dönersek yeniden:

“Takma el, takma bacak fotoğraflarına bakarak, “teknolojinin” ne kadar ilerlediğini düşünenlerin, asıl “insanlığın” niye o kadar ilerlemediği üzerine düşünmesi gerek. Belki de asıl sorun “takma yürek”lerdedir.”