İdeolojisiz Bir Ordu

29 Haziran 2009

Bir ülkenin Genelkurmay Başkanı, basın toplantıları düzenleyerek “demokrasi ve hukuka bağlılık”  tan  sürekli söz ediyorsa,   demek ki, demokrasi ve hukukla sorunu var demektir.  

Başbuğ’un kurmay heyetini de arkasına alarak düzenlediği basın toplantıları ve bu toplantıların gündemi;  değişim yolundaki Türkiye’nin, sancılı demokratikleşme ilerleyişini gösteriyor.  Emekli  generallerin ve  muvazzafların içinde yer aldığı, darbe girişimleri hazırlıkları, andıçlar, dosyalar, belgeler, darbe günlükler,  mafya ile ilişkilerin ortaya saçılması ve Ergenekon yapılanmasının TSK içinde ortaya çıkan uzantıları, genel kurmayı zor duruma sokuyor. Bu  basın toplantıları bir yanıyla savunma, öte yanıyla  saldırı ve gerçeklerin üstünü örtme, değişik yerlere mesaj niteliği taşıyor.

Dün  TSK kurumsal işleyişinin normal parçası  görülen, andıçlar, darbe  hazırlıkları,  faaliyetler…  bugün suç eylemi olarak yargının karşısına çıkarılıyor.  Bu çelişkili  durum aynı zamanda  TSK’nın kurumsal   işleyişinin  kargaşasına yol açıyor. Görev ve suç kavramları iç içe geçmiş durumda. Geçmişte  görev olarak yapılanların bugün suç  haline gelme çelişkisi TSK’yı zor durumda bırakıyor. Başbuğ düzenlediği basın toplantılarıyla durumu yumuşatmak, durama açıklık getirmek isterken,  toplum zihniyetindeki ordu imajını da kırıyor. En güvenilir kurum olarak görülen ordunun komuta kademesinde yer alanların bir dizi karanlık işlere bulaştığı ortaya çıkıyor.

  Başbuğ bu çelişkili durumların ortaya çıkmasını, “TSK’yı yıpratma” faaliyeti olarak savunma yapmaya çalışıyor. Ahmet Altan, “Ordu olarak işinizi yapın”,darbe hazırlıkları, fişlemeler  yapmak yerine,  döşediğiniz mayınları çıkartacak personel yetiştirin” diyor.  Bütün mesele  TSK’nın  görevinin ve  rolünün ne olduğu  sorusunda düğümleniyor. 

Ne görevin parçası? Ne değil?

Başbuğun “hukuka bağlıyız” vurgusu, aynı zamanda andıçlar, darbe planları, kişiler, kurumlar  hakkında  raporların hazırlanmasını hukuk içi faaliyet olarak görüyor. Komuta kademesindekilerin,  “DTP’liler mecliste  o halde biz TBMM gitmiyoruz” diyebilmeleri, ” AKP’yi düşürme planları, “ siyaseti yeniden dizayn etme Faaliyetleri”nin  hukuki dayanağı   82 Anayasası ve  İç Hizmet kanunun 35. maddesidir.  

Bugün Başbuğ, yarın başka bir genelkurmay başkanı “ demokrasi ve hukuka saygılıyız” diyecektir.  “Hukuka saygı”  dedikleri, evrensel hukuk kuralları değildir. 1982 anayasasıdır. Darbe anayasasıdır. 82 Anayasasının temel felsefesi ve ideolojisi  TSK’ya bütün kurumların üstünde, devleti koruma ve kollama yetkisi veriyor.  Başbuğ’un sözünü ettiği “hukuka saygı, hukuk  kurallarına uyma”, sözü bu anlamda kendi içinde tutarlıdır. Ve Ergenekon   örgütlenmesinin TSK içindeki uzantısı da dahil bütün eylemlerin meşruluğu  Anayasa ve İç Hizmet Kanununu 35. Maddesine dayandırılıyor. Çevik Bir “ o andıç görevimin bir parçasıydı” diyor. Dursun Çiçek daha öncede benzer bir   rapor hazırlamış sorusunu Başbuğ duyamazlıktan gelerek geçiştiriyor.

Başbuğ, TSK’ya karşı asimetrik psikolojik harekât yapılıyor diyor. TSK yıpratılıyor, TSK’dan elinizi çekin diyor. Bu zihniyetin arkasında, ordu devlet, ordu millet ideoloji yatıyor.  Oysa Atatürkçü Düşünce Sistemi ideoloji adına  yapılanlar TSK’yı yıpratıyor. Her ne kadar Başbuğ, “demokrasi ve hukuka  saygılıyız” diyorsa da, “bağlıyız”  kelimesini  bilinçli olarak  mı yoksa  zihnin arkasındaki ideolojik kalıplan nedeniylemi  söylemiyor.  Çünkü TSK, kendisini Kemalizm ideolojiyle bağlı ve onun korumakla görevli kabul ediyor.  Böylece ordu, tepeden tırnağa ideolojik bir ordu haline geliyor.  Bu ideolojiyi,  bir önceki genelkurmay başkanı, Yaşar Büyükanıt “Atatürkçü Düşünce  Sistemi “ olarak tanımladı. Başbuğ’un sözünü ettiği, “hukuka saygı” ,  sözündeki “hukuk”tan anladığı, 82 Anayasasının felsefi ruhu olan, Atatürkçü Düşünce Sistemi  olarak ifade edilen, askeri vesayet rejimi ideolojisinden  başka bir şey değildir.  .

 Anayasa değişikliğiyle TSK asli işine dönmeli

Anayasa’nın başlangıcında yer alan “(Değişik: 3.10.2001-4709/1 md.) "Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı” Ve Anayasanın Madde 2. "Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.” Bu değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez maddelerin içine yerleştirilen “Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları… Atatürk milliyetçiliğine bağlı,”  tan TSK  bütün toplumu tek tip görüyor. Bu ideolojik tanımlama, siyasal sistemi çoğulculuğa kapatıyor. Yasama yürütme ve yargı güçlerinin bağımsızlığını ortadan kaldırıyor. Güçler ayrılığını, … Atatürk milliyetçiliğine bağlılık ortadan kaldırıyor. Bu nedenle, Yargı siyasete ve TBMM’ne müdahale ediyor. “demokratik parlamenter sistem   Atatürk milliyetçiliğine bağlı  olmak zorunluluğu içinde görülüyor. Ve TSK devletin bütün kurumlarına, bireylere hatta şirketlere bile bu ideolojik gözle bakıyor. Fişlemelerin arkasında bu ideolojik görev anlayışı yatıyor.

O halde öncelikle  Anayasanın evrensel  hukuk kurallarına göre değiştirilmesi  gerekiyor. Askeri  Yargı’nın askeri hizmetle sınırlı, batıdaki gibi düzenlenmesi  ve  İç Hizmet Kanunu  35. Maddesindeki, "Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumaktır”  ideolojik,  siyasi görevi  kaldırılıp,  TSK’nın  dış güvenlik ve askeri  meslekle  sınırlandırılmalıdır..  Demokratikleşme  sürecinin en önemli kırılma noktası,  anayasa felsefesinin değişmesi ve TSK’nın görev  ve  yetkilerinin yeniden  tanımlanmasıdır. AKP’nin anayasayı değiştirme geri çekilmesi,  askeri vesayet rejiminin  savunucu, asker sivil  güçlerle  çatışmayı göze alamamasındandır.  Zafer Üskül’ün Anayasanın  giriş ve ilk üç maddesinde,  devletin adı, devletin tanımı dışında değişiklik önermesine “rejimi değiştirecekler”  diye gürültü yapılması AKP’nin geri adım atmasına yol açtı. Anayasanın üçte ikisi zaten değişmiş durumda. Asıl mesele, rejimin vesayetçi, otoriter niteliğini ortadan kaldıracak Anayasa değişikliğinin yapılmasıdır.    Bu aynı zamanda devletin demokratik yeniden yapılanması için dönüm noktası. Süreç, sağduyunun egemen olacağını, çatışma yerine uzlaşmalarla bu dönüşümün  zamana yayılarak gerçekleşeceğini gösteriyor. Ancak,  sürecin tersyüz olma ihtimali her zaman var. Çünkü değişim için güçlü toplumsal destek yok.