Gene Kene, Gene Çene
İSTANBUL- Başınıza bir olay geldiğinde aslında hayatın televizyon da gösterildiği gibi olmadığını çok iyi anlıyorsunuz.
Bundan iki sene önce çok yakın bir arkadaşımın evinde akşam yemeğine davetliydim. Yemeğe tam oturacağımız sırada arkadaşımın bağırışını duydum ve ne olduğunu anlamak için salona geçtim.
Bir kenenin kafasını olabildiğince ayak parmaklarının arasında ki teze ete gömdüğünü gördüm. Hemen hemen her gün kene ısırmasından dolayı yurdun çeşitli yerlerinden ölüm haberleri geldiğinden, arkadaşım, eşi ve ben sanki onu bir yılan ısırmış gibi panik olduk ve hemen bir arabaya atladığımız gibi en yakın hastaneye gittik.
Bakırköy hastanesinin kapısında indiğimizde ben “bir kene vukuatı var!” diye bağırdım ve çevremizde kameralar, hemşireler, doktorlar, profesörler, hasta bakıcıların bize kene gibi yapışmalarını bekledim. Kimse bizi tınlamayınca da kendimiz hastane kapısından içeri girdik.
Her gün kene ısırmasından ölümler olurken ve biz her rastladığımız görevliye kene vukuatı olduğunu söylememiz halde bile kimse bizimle ilgilenmedi. İlgilenmek şöyle dursun bazı hemşire ve güvenlik görevlisi “bişi olmaaazz, küçük bir hayvan işte, hepsi zehir olsa ne olur” dediler…
En sonunda bir doktor bize Haseki Hastanesi’ne gitmemizi söyledi. Orda da bütün binaları, binaların odalarını gezdiğimiz halde ilgilenen olmadı. Fakat ben bu sayede hangi binanın hangi bölüme ait olduğunu, hangi salonun hangi hastalıklarla ilgilendiğini, hastanede tahminen kaç doktor olduğunu öğrendim mecburen ve en sonun da: “Celal” dedim, “kendini nasıl hissediyorsun?” iyiyim, dedi Celal ve yerden aldığı küçük bir şişeye ayağından çıkardığı keneyi yerleştirdi. Celal’e hastanede kene vukuatından kayıt yaptırmamızı söyledim en azından sonradan bir şey olursa kanıt bulunsun diye ama O, o kadar bıktı ki hastane içinde dolaşmaktan gitmek istediğini söyledi.
Kafam çok karışmıştı. Gündemde ki bir olayın mağdurunu İstanbul’un en çok bilinen 2 hastanesine götürdüğümüz halde ilgililer ilgisiz davranmıştı.
Şimdi bugünlerde yine kene vukuatlarından ölenler, hatta ilgilenen doktorlar bile etkileniyor…
Bu konuyu tesadüfen konuştuğum Sosyolog arkadaşım Abdullah Akkaya ile konuşurken ondan değişik ve çarpıcı açıklamalar duydum.
“Çocukken yaz tatillerinde köye, babaannemin yanına giderdim ve hep onunla dolaşırdım o zaman köyün kadınları berivanlık yaparlardı. Hatırlıyorum hayvanlardan süt sağarlarken koyun ve ineklerin memelerine yapışan keneleri elleri ile söker iki taşın arasına alır ezerler, süt sağımına devam ederlerdi. Şimdi soruyorum ne oldu da bu keneler birer öldürücü silah oldular?”
“Bunun sebebini şuna bağlıyorum; tavuklar hindiler kazlar ördekler ve hatta Türk toplumunun asırlardır değer verdiği posta olarak yetiştirilen evcil güvercinler bile yok edildi”
“Köy kanatlı hayvanları yok edilince ne oldu? Her tavuk kendi köyünün 1500 metre uzağına gittiğini hesaplayacak olursak ve karşı tarafın hindileri tavukları da 2000 metre kadar uzaklaşsın, içgüdüsel beslenme yoluyla uzaklaşan her bir kanatlı hayvanın 3000 kene yediğini düşünün ve bu kenelerin tavuklar olmayınca üremelerini hesaplayacak olursak işte böyle sonuç ortada oluyor.”
“Tavuk çiftliklerinde ise floresan ışıklarından yararlanılıyor o zavallı tavuklar hayatlarında bir kez olsun güneşi görmüyorlar durmadan yem veriliyor her sekiz saatte ışık iki saat kapatılıyor onlarda güneş doğdu zannederek yumurtluyorlar ve işleri bittikten sonra kesime gönderiliyor; tavuklar dışarı hiç çıkmıyor yani…”
“Bazı gazetelerde “çocuklarınız dışardan gelirken onları kapıda soyun, tımar edin ve doğru banyoya koyun” diyorlar. Oysa kene ısırdı mı virüs bulaşmış oluyor. Türkiye’nin başkentinin en gelişmiş hastanesinde virüs bulaşmış hastaları iyileştirmeye çalışan doktorların ateşi yükseliyorsa, Diyarbakır’da aynı durum meydana geliyorsa ve her bir doktorun ne kadar dolara mal olduğunu hesaplayacak olursak durumun ciddiyeti ortaya çıkıyor.”
***
Acaba tavuklar tarafından tüketilmeyen keneler kendilerini geliştirmiş olabilirler mi?
Yıllar önce bir hikâye okumuştum. Yılan bir kasabanın en zengin adamının oğlunu ısırmış, bunun üzerine de adam bütün kasabayı toplayıp, eline meşale, sopa, bıçak, kazma, balta ne varsa alan kasabanın içinde, dışında ve civarında, her taşın altında, ağaçlarda ne kadar yılan varsa bulup öldürmüşlerdi. Aradan iki sene geçmiş ve hiç kimseyi yılan ısırmamıştı. Bu kasabalıları çok sevindirmiş. Fakat bir gece yarısı kasabayı yüzlerce binlerce fare ve sıçan basmış, evleri, ağaçları, hayvanları hatta kasabanın bütün insanlarını yemişler… Bindiğin dalı kesmek gibi bir şey.
***
Kötü bir kâbus gibi değil mi?


