Fazıl Özür Bekliyor
Paris - Anadolu Kültür Merkezi’nden acilen aramışlar. Fazıl Say önemli bir basın sohbeti düzenleyecekmiş. 1998’de ilk çıkan “Mozart” albümünden beri tanıdığım ve 3 kez söyleşi yapıp, uluslararası kariyerini elimden geldiğince yakından izlediğim genç sanatçının pek böyle bir adeti yoktu. Ne demeye ille de Fransa’daki Türk basın mensuplarıyla sohbet etmeyi arzu ediyordu, meraklanmıştım. 23 Ocak Cumartesi günü derneğin La Fayette caddesindeki merkezinde toplandığımızda 5-6 gazeteci arkadaşın dışında konuyla ilgisi olan 15-20 kişi daha heyecanla Fazıl’ın söyleyeceklerini bekliyorduk.
Önümüzdeki 9-10 Şubat tarihlerinde Paris’in en prestijli sanat merkezlerinden Théâtre Champs Elysées salonunda iki konser verecek Fazıl Say’ın Parisli, Fransalı Türklere iki mesajı vardı. Birincisi Türkiye kökenli göçmenlerin yaşadığı AB ülkelerindeki konserlerinde Türk seyircinin yok denecek kadar azlığıydı. Salon doldurmak gibi bir kaygı taşımadığını, zira genellikle kapalı gişe konserler verdiğini, gerçek üzüntüsünün yüzbinlerce Türk’ün yaşadığı Paris, Berlin gibi kentlerde bir avuç seçkin veya davetli dışında kendi insanlarını görememek olduğunu belirtti. Sanatçı Hamburg’ta yerel derneklerin katkılarıyla hazırlanan bir konserde 1000 kişilik salonun yarısını Türklerin nasıl doldurduğu örneğini aktardı. Sohbete katılanlardan elbirliğiyle vatandaşlarımızın konserlerine gelmesine destek sağlamalarını rica etti... Fransa’daki Türk göçünün eğitim seviyesi, siyasi zıtlıklar, dağınıklık ve örgütleşemeyen (örgütlenemeyen değil) bir topluluğun varlığı böyle bir dileğin pek kısa sürede gerçekleşemeyeceğine dair argümanlar, buralardan kendisine getirebildiğimiz cevaplardı.
Ancak Fazıl’ın verdiği ikinci mesaj içinde bulunduğumuz bağlamda çok daha önemliydi. Benzersiz piyanistimiz, 400’ün üstünde faaliyetin yer aldığı, 9 aylık “Fransa’da Türkiye Mevsimi” çerçevesinde niçin hiç bir konser ver(e)mediğini açıkladı. Öncelikle 2009-2010 sezonu şahsi programının 2 yıl önceden (dünya çapındaki gerçek profesyoneller gibi) belirlendiğini, halbuki o tarihlerde Türkiye Mevsimi’ne dair hiç bir bilginin kesinleşmemiş olduğunu hatırlattı. Ayrıca AKP hükümetiyle çelişkilerinin bilindiğini, fakat bardağı taşıran damlalardan sonuncusunun bizzat Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’dan geldiğini anlattı. Günay’ın kendisine “Nazım Hikmet’in sırtından para kazanıyor” şeklinde hakaret ettiğini kaydetti. Sanatçı tepkisini “Özür dilemedikleri sürece, ben bu adamlarla iş yapmayacağım”, sözleriyle dile getirdi.
1987 yılında Almanya’da eğitim görürken bazı Almanların “Türkiye’de piyano var mı?” diyebilecek kadar ülkesini küçük gördükleri ve cahil olduklarını belirten Say, “Artık hiç bir müziksever Alman veya Fransız böyle bir soru sormaya cesaret edemez”, şeklinde konuştu. Bugüne kadar 9 özgün albümü çıkan sanatçının ilk albümü “Mozart” 1998 yılında Fransa’da plak satışlarında benzersiz bir başarıya imza atmış ve tüm kategorilerden en çok satan 30 albüm arasına giren ilk klasik CD olmuştu. Yılda 100’ün üstünde konser veren Fazıl’ı konser salonları, düzenleyicileri paylaşamıyorlar. Albümleri daima klasik CD ortalamalarının üstünde satıyor. Onun, Nazım dahil kimsenin sırtından para kazanmaya tenezzül etmeyeceğini bilmek istemeyenler acaba şu fani dünyadan göçtükten sonra isimlerinin dahi hatırlanmayacağının bilincindeler mi? Onun daha 39 yaşında dünya kültür tarihinin hepimizi gururlandırması gereken bir köşesine yerleştiğinin farkındalar mı?
Bir an düşündüm, dünya tarihine adını yazdırmış kaç Kültür bakanı var, diye. Aynı zamanda yazarlıklarıyla tanınan André Malraux ve Jorge Semprun veya şarkıcı-oyuncu Melina Mercouri dışında Kültür Bakanı olarak bildiğimiz tek isim Jack Lang’tı. Yarattığı çok sayıda kültür faaliyetiyle Avrupa ve dünyaya örnek bu Fransız devlet adamından başka hiç bir siyasetçinin esamesi okunmuyordu. Vesileyle küçük bir tarama yapıp bu görevi Türkiye’de yapmış isimleri hatırlamak istedim. Bizde ilk kez 1975’te ihsas edilen Kültür Bakanlığı, şimdi olduğu gibi Turizm bakanlığına yamanmış bir ek bakanlık olarak algılanmış, 1975-81 ve 1989-2003 dönemleri hariç. Talat Sait Halman (1971’de 6 ay) ve rahmetli Ahmet Taner Kışlalı (1978-79) dışında iz bırakan bir isim hatırlamak zor. İsmail Cem (1995’te 3,5 ay) ve Fikri Sağlar (1995-6’da 4 ay) isimleriniyse farklı ortamlardan biliyoruz. Dünkünü kim hatırlıyor, bugünkünü yarın kaç kişi hatırlayacak acaba?
Fazıl Say 9 Şubat’ta kemancı Patricia Kopatchinskaja ve İbrahim Yazıcı yönetiminde Lucerne Senfoni Orkestrası eşliğinde vereceği “Alla Turca Classique” başlıklı konserde Mozart, Gluck, Saint-Saens ve kendi bestelerini yorumlayacak. Say bir gün sonra, aynı mekanda bu kez Kopatchinskaja ve yine dünyaca ünlü darbukacı Burhan Öcal ile “Alla Turca Jazz” başlığıyla alışılagelmiş stil ve repertuvarı dışında, merakla beklenen orijinal bir konser verecek. Anadolu Kültür Merkezi’ndeki sohbette konuşan Erkan Özerman, “Fazıl sen Türkiye’nin dünya çapındaki gerçek tek yıldızısın, senin de değerini bilmiyorlar”, diyerek durumu gayet güzel özetledi. Ama biz yine de büyüklüğün ve kalıcılığın simgesinin “makam koltuğu” olduğunu sananlara Fransız şair, yazar, radyo ve televizyon programcısı Alain Duault’ün Fazıl Say hakkında Le Figaro Magazine dergisinde yazdıklarını hatırlatalım: “Say yalnızca dâhi bir piyanist değil. O kuşkusuz 21. yüzyılın en büyük sanatçılarından biri.” Beyler, büyüklüğün bir yolu daha vardır, ama biz Türkiye’de pek bilmeyiz. Özür dilemek...


