Ebel Sokağı Uzun
KANADA- Göze ayrı, yüreğe başka yar... Kulağa uyan ses olacaktı, kış üstü nazenin bahar. Cenevre’de ahmak ıslatan yağmur sanki. Kâh yağıyor. Dikkat edince durup damla damla iniyor. Bana başka, Ebel’e başka. Bir çocuk masalını hatırlatıyordu.
Bertrand parkı usul usul değişik renklere boyanıyordu o sabah. Çocuk resmine benzer bahar.
- Grapa, dedi. Yeşilin bana, çocuk yeşili olmasını istiyorum. Baharın neden geldiğini çocuk yüreğimde bilmek için. O zaman günlerim yaşıma uygun ve daha bilinçle geçer.
Ağaçlarda yaprakların kimisi mor. İkisi pembe. Kâh sarı baş veriyor, kâh mavi. Tomur ucunda beliren hayat, çocuk çizgilerimden. Hep ben Ebel’in iğri büğrüleri...
Ebel kendi baharını kendi çiziyordu ağaçlara. Heyecanlı. Bu bahar benim sanki. Uzun yıllar hatırlayacağım. Grapa, sonbahar duruyorsun yanımda.
*
Sonra ahmak ıslatan yağmurlar sağanağa döndü. Renkler boca, gökten. İstasyona giren tren gibi gürültü ile Ebel Sokağına bahar geldi. Kapıları açıldı ağaçların. Trenden bahar çiçekleri indi. Okul bahçesinde oynayan çocuklara benziyordu.
Yeşil yaprak, minik tomurlar, yuvasından şaşkın çıkmış böcekler, kovanlardan arılar… Kuşlar bağırarak eş arıyordu.
Küçüktü ama anlıyordu.
*
Ortalık allak bullak. Yer, gök, su değişiyordu. Ebel de aynı çocuk değildi.
Ağaçlarda görülen yeşiller yaprak değil, kişiyi deli divane edecek afyon kokulu aşk çiçeği. Yaza gül, güzün de kızıl nar olacaktı.
İlk olarak çiçeklerin bu kadar güçlü koktuğunu, sokağın bu kadar çabuk değiştiğini hissediyordum, dedi. Adım Ebel.
*
Bertrand parkında diz boyu sabah sisi. Sarı bir boya kutusu. dallar arası tepede. Güneş sızıyor. Damladığı yerde bir kaynaşma. Böcekler koşuşuyor.
Parkın ortasında durdum. Yemiş bağının kapısından içeri bakıyoruz sanki. Dört yanımız renk şelalesi, ses çağlayanı.
Doğuda, ressam Dali’nin, Klimt Gustav’ın , Nuri Abaç’ın renkleri gökyüzünde yama.
Güney’de Chopin noktürnleri duyulur; Beethoven sonatları rüzgârda...
Bertrand batıda hep çiçek. Baştan ayağa koku. Dallarda sarkacak meyvelerin ne olacağını söylüyor duyarlı burunlara. Bayram davulu rebiülevvelin (ilkbaharın) kapımızı çaldığını söylüyor. Benden haber vermesi…
*
Ebel şaşkın. Ebel’in ayakları sabah sisi içinde.
-Grapa, dedi Ayaklarımı görmüyorum. Yok sanki.
-Üzülme,dedim.
-Biliyorum, dedi, ayaklarım olmasa yürüyemezdim, değil mi?
-Ebel, dedim, merakın olduğu sürece yürürsün. Ayakların olmasa da, gidecek yer bulursun. Kuşlar yürümez, sevinçlerine uçar. Balıklar su demez, o demez, bu demez yüzer varacakları yere. Sev Ebel, kanatlarınla varacağın yere.
*
Bağın ağzında durduk. Daha önce burada bağ yoktu diye düşündük. Bu yeşillik, dünkü yağmurlardan inmiş olmalı. Renkler, kokular geleceğin işareti.
- Grapa, dedi, bu bahçeyi ben boyadım; ama renkler nereden geldi, kokular neden böyle güzel?
- Güzel olmasaydı boyamak istemeyecektin. Öğreniyorsun.
Gerçekte öğrenen Ebel değildi. Bilgimin kıtlığına ben uyanmıştım. Sorularına karşılık bulamıyordum her zaman. Keşke sormayı o yaşta akıl etseydim. Şimdi daha az bilisiz olurdum.
Ebel, yeşilin nereden geldiğini merak ediyordu. Ben nerede yitirdiğimi bilmek istiyordum.
Park hepten ot, ebegümeci ve nane kokusu. Mutfaktan yeni kaynamış alaturka kahve. Görmeyi bilmeyi, çocuk şaşkınlığıyla, kahve fincanımda tadıyordum.
-Grapa, dedi, bu yeşil kokusu her yerde aynı mı?
-Evet, dedim.
*
Ertesi gün Ebel’in annesi bizi Lozan’da Vidi Parkında yeşil gormeye götürdü. Cenevre - Lozan treni üzüm bağlarının içinden, küçük köylerin kıyısından geçti.
Ebel kulaklarını rayların düzenli takırtılarına vermiş, burnunu vagon penceresine dayamış, güneşte ışıldayan gölü seyrediyordu. Düz ovada rüzgârlı tepelerin yamacında sarı inekler başları yere yakın, otlanıyordu.
-Grapa, dedi Ebel, sokağımız buraya kadar varır mı ? Sokağımız bu kadar uzun mu ?
-Ebel, dedim, oturduğun sokak yürüyebileceğin yere kadar uzanır. Uzun bir sokağın var .
-Ne kadar? dedi
- Merakın bitinceye kadar. Bitince yeni bir sokak başlar, sonra bir sokak daha.
-Kim yaptı bu sokakları?
-Seni seven biri.
*
- Sokağımızı görmek istiyorum, dedi. Benimle yürür müsün?
-Belki vaktim olmaz,dedim. Ama sen büyüyünceye kadar kadar sokaklar bekler. O zaman yürümek kolay. Bilince yolun uzun olmadığını, anlayacaksın.
-Büyüduğüm zaman sokaklar kısalacaksa…Ben büyük, elmalar küçük olacaksa... Büyümek istemiyorum. Tepelerimizi, sarı ineklerle görmek istiyorum. İnekler inek boyu. Güneşin ışığı sıcak. Sular su…Yumuşak. Su her gün yüzümü yıkasın istiyorum. Annem yüzümü yıkadığım gün sokağımızın temiz olacağını söylemişti. Arkadaşım Thomas’ın boyunda kalmak istiyorum. Yoksa el ele parka yuruyemeyiz. Grapa, sevdiğim şeyler benimle büyümeyecekse, ben küçük kalmak istiyorum.
*
Ceneve Hayvanat Bahçesindeyiz. Parmağımın ucu Ebel.
- Grapa, dedi.
Gökyüzünde avare uçan kuşa baktı. Anlamadığı bir şey vardı. Bir şey soracak gibiydi.
Yerden bir taş aldı. Taşı bıraktı. Taş ayağının ucuna düştü. Sonra kuşa baktı. Sorusuna uygun söz aradığını hissettim.
-Uçmasını biliyor, dedim
-Kim öğretti?
-Kanatları. Kuş, kanatların ne işe yaradığını bilir
Gülümsedi. Kollarını salladı.
-Senin kanatların kolların değil. Kanatların aklındır. Bir gün kanat açar uçarsın. Çok görür çok bilirsin.
*
Lozan Vidi Parkından dönüyorduk.
-Baharı kim getirdi bizim sokağa? dedi.
- Bu soruyu kimse yokken sor.
-Şimdi kimse yok, dedi, söyle.
- Grapa, dedim. Var, ben varım işte.
-Sen olmasan soracak kime bulamam, dedi
- Ben gidersem, yok olursam kim kalır burada?
-Yalnız Ebel, dedi
-Ebel’e sor, dedim. Ebel bilince sana söyler.


