DTP Kapatılamaz!
İSTANBUL- Yazımın başlığı, kısa bir süre önce bir takım aydın ve akademisyenler tarafından oluşturulmuş bir imza kampanyasından alınma. Kampanyanın hedefinin ne olduğu ise sanırım çok açık. Bu girişimin DTP’nin kapatılma davasında yapıcı bir etkisi olur mu bilemem, ancak Kürt sorununa kalıcı ve barışçıl bir çözüm üretmek isteniyorsa, Kürt vatandaşlarımızın çoğunluğunu –öyle ya da böyle- Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde temsil eden tek parti olan DTP’nin kapatılmasının önüne geçilmesi şarttır. Elbette bu kapatma davasına karşı çıkanları hedef gösterecek bir takım aklı evveller çıkıp, onları “Kürtçü” ya da “bölücü”, ve hatta “vatan haini” olmakla itham edeceklerdir. Oysa vatanını seven her yurttaşın bu topraklara biraz daha fazla demokrasi gelmesi için uğraşması gerekiyorsa eğer, bu yolun taşları öncelikle halkın iradesiyle Meclis’e girmiş siyasi partilerin kapatılmasına karşı çıkmakla döşenecektir.
Bu satırların yazarı, hayatı boyunca asla sempati beslemediği ve ideolojik duruşunu zinhar paylaşmadığı bir diğer partinin, AKP’nin kapatılmasına karşı da var gücüyle savaşmış bir kişidir. Zira demokrasi bu şekilde orasından burasından “ince ayar” yapılmadan, halkın iradesiyle yürüdüğü sürece ancak doğru bir yerlere varılabilir. Oysa ne yazık ki Türkiye’nin demokrasi karnesi her geçen gün artan kırıklarla dolmakta. İşte öncelikle bu yüzden, AKP’nin kapatılmasına karşı çıkan kesimin, DTP’nin kapatılmasına da karşı çıkması gerekiyor. Yoksa bu mantık, türbana özgürlük isterken, içki satan esnafa satırla saldıranlara arka çıkan mantıkla aynı yere düşer.
Bu coğrafyada Türk halkıyla birlikte Kürtlerin de var olduğu ve eşit yaşama hakkına sahip olduğu artık kabul edilmelidir. Anayasal düzeyde bütün vatandaşlarını eşit sayan sistem, uygulamaya geldiğinde daha bundan 20 sene öncesinde “Kürt diye bir şey yoktur, onlar dağ Türkleridir ve karda yürürken kart kurt diye ses çıkardıkları için onlara Kürt denmektedir” şeklinde inanılmaz yadsımalara girmiş, şu anki Genel Kurmay Başkanı’nı da yakın bir geçmişte -daha bu göreve gelmemişken-, Mersin’deki bayrak yakma olaylarında bazı vatandaşlarımızı “sözde vatandaş” olarak nitelendirebilmiştir. Herkes bilmektedir ki burada işaret edilen kesim Kürt vatandaşlardır. Olayın bir provokasyon olduğu, birkaç çocuğa birilerinin (kimin? belirsiz…) bayrak yakması için para verdikleri daha sonra anlaşılmış olsa da, akıllarda kalan bu ayırımcı yaklaşım, takip eden dönemde meyvelerini vermiş, Kürt vatandaşlarımızla beraber demokrasimiz de bundan büyük zarar görmüştür.
Öncelikle devletin söyleminden bu ayırımcı dili kaldırmak, sonrasında bu duruşu fiiliyata dökmek şarttır. Şarttır zira o günden bugüne kadar geçen dönemde artan terör eylemleri ve körüklenen milliyetçi-faşizan yaklaşımlarla iki halkın arası açılmış, bir takım “devlet büyüklerinin” münferit olarak nitelendirdikleri ama ne hikmetse her Allahın günü gazetelerde okuduğumuz “Kürt işçiler kente sokulmadı” tarzı haberler gitgide artmıştır.
DTP bu bağlamda Kürt siyasetinin sesinin sisteme entegre edilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Bu zamana kadar Kürt siyasi hareketinin merkez sisteme dahil olmak adına yaptığı bütün hamlelerin önü kesilmiş, kurdukları bütün siyasi partiler bir şekilde kapatılmıştır. Hafızalarımızı tazeleyelim isterseniz: 1990 yılında kurulan Halkın Emek Partisi (HEP) 1993’te kapatıldı. Onu takiben 1993’te kurulan Demokrasi Partisi (DEP) 1994’te kapatıldı. DEP’in yerine kurulan Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) 2003’te, onun yerine kurulan Demokratik Halk Partisi (DEHAP) ise 2005’te kapatılmış, daha ziyade kendini feshetmek durumunda bırakılmıştır. DEHAP’tan sonra ise Kürt siyasi hareketinin merkez partisi, şimdi hakkında kapatma davası açılmış olan Demokratik Toplum Partisi (DTP) olmuştur. Bütün bunların dışında, seçim sisteminin öngördüğü baraj yüzünden zaten uzun yıllar kendi partilerini Meclis’e yollayamamış, seslerini duyurmak için çareyi bağımsız aday olarak sistemi delmekte bulmuşlardır.
Parti kapatarak belli bir kesimin sesini bastırmanın mümkün olmadığı ortadadır. Bu yöntemle bazı kesimleri sistem dışına itmek ise, hem demokrasinin birinci dereceden yara alması, hem de bu kesimin marjinalleşmek zorunda bırakılması anlamına gelir. Siyaset biliminin en bilinen öğretilerindendir: bir kesime sistemin içinde sesini duyurma kanallarını kapatırsanız, yani onları sistemin dışına iterseniz, o zaman onlar da seslerini duyurmak için başka yollar denerler. Bu yollar bazen, bizde olduğu gibi, terör ve şiddet uygulamalarına kadar varabilmektedir.
DTP’nin kapatılmasını isteyen bazı köşe yazarlarının, adeta savcılara yol gösterircesine, DTP’nin siyasi konumu ile İspanya’daki ayrılıkçı ETA örgütü ile kapatılan siyasi kanadı Batasuna arasındaki ilişkiyi örnek gösterdiklerini görüyorum.
Bu tamamen demagojik bir yaklaşımdır ve gerçekleri yansıtmaktan son derece uzaktır. Zira ne DTP’nin Batasuna’yla bir benzerliği vardır, ne ETA’nın PKK’yla, ne de İspanya’nın federal yönetim şeklinin Türkiye’nin üniter devlet yapısıyla. (Bu konuda karşılaştırmalı bir analiz için lütfen daha önceki yazılarıma bakınız). İspanya’nın Bask bölgesinin bağımsızlığı için mücadele eden ETA, aslında özerk olan bu bölgenin İspanya’dan tamamen ayrılmasını hedeflemektedir. Oysa 2005’teki Kongre’sinden bu yana bağımsızlık hedefinden vazgeçtiğini açıklayan PKK, ne zaten özerk olan bir bölgenin anavatandan kopmasını hedeflemektedir, ne de ETA’nın Bask halkı için istediği gibi, etnik temele dayalı bir devlet kurmayı arzulamaktadır. Kaldı ki ETA İspanya’nın iç sorunudur. Oysa PKK, Orta Doğu’nun önemli dört ülkesi olan Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin ortak sorunu haline gelmiştir. Tam da bu yüzden, PKK’yla mücadele yöntemleri, ETA’ya karşı uygulanacak yöntemlerden çok daha farklıdır. Buna ilaveten Irak savaşı bu mücadeleye yeni bir perspektif kazandırmıştır. Yani olayın boyutu artık çoktandır sınırlarımızı aşmıştır ve DTP bu gerçeğin bilinci içinde hareket etmektedir. DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün son dönemdeki barış çağrıları ve ılımlı yaklaşımları bu durumun bariz bir göstergesidir.
Netice itibariyle, bu topraklarda yıllardır varlıkları inkar edilen, geçmişte Türkleştirilme politikaları ile asimile edilmeye çalışılmış, halen de kültürel ve siyasi haklar açısından ayırımcılığa maruz bırakılan bir kesim var ve bu kesim siyasi bir parti aracılığıyla sistem içinde temsil edilmek, taleplerini Meclis’e taşıyarak yasal yollardan sesini duyurmak istiyor. Bu yolları tıkamak, Kürt sorununun barışçıl yollardan çözümünü bilinmeyen bir tarihe ertelemek olacaktır. Otuz yıldan fazladır evlatlarını bu karanlık savaşa kurban veren Türkiye’nin artık bu çözümsüzlüğü sürdürme lüksü yoktur.


