Bir Bebekten Bir Katil Yaratmak!

14 Aralık 2008


İSTANBUL- Rakel Dink’in ağzından duymuştuk bu cümleyi biz Hrant Dink’in cenazesinde. Onun yaralı yüreğinden gelen bir feryattı. Acıydı. Gözümüze sokmuştu çocuklarımızı nasıl da eli kanlı katiller haline getirdiğimiz gerçeğini. 
Haklıydı Rakel Dink. Bebeklerimizden katiller yaratıyoruz biz. 
Çünkü şiddet kullanarak büyütüyoruz çocuklarımızı. Dövüyoruz. Küfrediyoruz. Taciz ediyoruz. Yetmiyor, daha 17 aylıkken tecavüz ediyoruz onlara. 
O da yetmezse hapislere atıyoruz. “Suç”la büyümeyi, suç’a alışmayı öğretiyoruz onlara bu hapishanelerde. 
Diyarbakır’da polise taş atan beş çocuk “örgüt üyeliği” suçlamasıyla yargılanıyor. Evet, biz çocuklarımıza “terörist” muamelesi yapıyoruz. Sırf tepkilerini göstermek adına polise taş attıkları gerekçesiyle, onlar için en ağır cezaları istiyoruz. Çocukluklarını yaşayamadıkları “olağanüstü hal” ortamlarında, ancak seçimlerde varlıklarını hatırladığımız “seçmen”lere dönüşmelerini bekliyoruz. Onlar sadece “çocuk” olarak kalamıyorlar Devlet Baba’larının gözünde. Hele Güneydoğu’da doğmuşlarsa. Daha 12 yaşındaki küçük kavruk bedenine kurşunlar yağdırıyoruz çocuklarımızın. Sonra Uğur Kaymaz adı da “ölü ele geçen teröristler” listesindeki yerini alıyor. Vuranlar elbette ki beraat ediyor, ettiriliyor. Güneydoğu’daki çocuklarımız hep “potansiyel terörist” olarak doğuyor çünkü Devlet Baba’larının gözünde. Hep tehlikeli olarak. O kötülükle henüz tanışmamış saf gülüşlerinin ardında hep bir “örgüt bağlantısı” aranılarak. 
Onlar aslında hiç çocuk olmuyorlar bu yüzden. Omuzlarında unutulmuş, parçalanmış, lime lime edilmiş bir coğrafyanın bütün acılarının yüküyle doğuyorlar. Çünkü biz çocuklarını “düşman” olarak gören bir “ırkın ahfadıyız”. Ölüm yıldönümü bugün olan Erdal Eren de, 12 Eylül cuntasının iplerinde asılabilmesi için yaşı büyütüldüğünde, daha sadece 16 yaşındaydı. 
Çünkü biz, yaşını büyüterek çocuklarını asmayı “Asmayalım da besleyelim mi?” şiarıyla meşrulaştıran bir geleneğin devamıyız. Başımızdaki AB baskısı Demokles’in kılıcı gibi sallanmasa, idam cezasını da kaldırmaz, daha 13 yaşından itibaren bu “kötü tohumları”, bu “anarşistleri” ortadan kaldırmaya devam ederdik. 
Milliyetçi-faşizan cenahın hüküm sürdüğü eğitim hayatımızın her aşamasında “Tükürsek boğarız”larla büyütüldüğümüz komşu Yunanistan’da ise, 15 yaşındaki bir çocuk polis kurşunuyla öldüğü için önce bütün ülke, ardından da bütün Avrupa ayağa kalkıyor. Neden? Çünkü oralarda insan hayatı önemli. Çünkü oralarda polisin vatandaşı korumakla yükümlü olduğunu biliyorlar. Çünkü polis de biliyor ki ezkaza görev tanımı dışında bir harekette bulunursa, ömrünün sonuna kadar görevden men edilerek mahkemelerde süründürülecek. Biliyor ki keyfi olarak ya da yasaların boşluğuna sırtını dayayarak insan hayatına kastetmenin cezası çok büyük. Altından kalkamayacağı kadar büyük. 
Oysa bizde polis gayet farkında ki benzer bir durumda başına hiçbir şey gelmeyecek. Devlet Baba, vatandaşına karşı polisini koruyup kollamaya devam edecek. Sadece 2008 yılında bu topraklarda polis kurşunu ya da dayağından ölen insan sayısı 20. Çünkü bu coğrafyada ölüm her zaman yüceltilerek anılan kutsal bir paye olagelmiştir. Çünkü bunca zamandır bir tek şehit anasının bile aklına gelmemiştir “evlatlarımız neden ölüyor” diye yetkililerden yasal yollarla hesap sormak. Neden bu savaş bunca zamandır bitmiyor? Neden polis kurşunuyla ölen çocuklarımızın kanı hep yerde kalıyor? Neden “tükürsek boğacağımız” Yunanistan’da insanlar oluk oluk sokaklara çıkarak bir tek canın hesabını sorarken, bizde evladının acısını yüreğine gömüp adalet peşinde koşmaya başlayan Baran Tursun’un babacığı hep eli böğründe o mahkeme salonundan bu mahkeme salonuna sürülüp, bir de iyice alay eder gibi 301’den yargılanmaya başlıyor? Neden?
Çünkü biz, uzmanların bütün uyarılarına rağmen, daha iki yaşındaki çocuklarımıza bayramda kesilen kurban kafalarını göstererek, ölmenin ve öldürmenin ne kadar da kolay bir iş olduğunu öğretiyoruz. Kolay ve doğal. Ağaçlarımızı daha yaşken “eğitip”, onlardan binlerce Ogün Samast yaratmanın yolunu açıyoruz. O yüzden daha 13-14 yaşındaki çocuklarımız ellerine kuru sıkı tabancalar alıp yaşlı kadınların ırzına geçmeye başlayabiliyor. Çocuklarımıza sahip çıkamıyoruz. Yetiştirme yurtlarında, çocuk esirgeme kurumlarında bile onları yataklara zincirleyip kendi dışkılarında oynamalarına seyirci kalıyoruz. 
Çünkü toplumun temeli olan çocuklarımızı sevmiyoruz biz. Bütün o “çocuklar için düzenlenen kampanyalar”ın hepsi yalan dolan, sahte, düzmece, içi boş ve kof şeyler. Hepsi samimiyetten uzak. Çünkü önemli olan İstanbul, Ankara ya da İzmir’in zengin semtlerindeki çocukları her bayram alışveriş merkezlerinin şaşaalı ışıltılarında oynamaya götürmek değil. Önemli olan Diyarbakır, Hakkari, Şırnak gibi bu ülkenin “kara bahtlı” şehirlerinde, ayağında pabucu, üzerinde ceketi, gideceği okulu olmadığı için gözleri daha şimdiden yaşlı bakan çocuklarımızı da sevebilmek. Onlara büyük şehirlerdeki akranlarıyla aynı standartlarda bir yaşam kalitesi sunabilmek. Onları da “bizden” sayıp bağrımıza basabilmek. 
İşte bunu bir türlü beceremiyoruz. Sevgisiz bir toplum olduğumuz için, çocuklarımıza da sevgi ve barışı öğretemiyoruz. 
Affet bizi Hrant Dink.
Biz hâlâ bebeklerimizden katil yaratmaya devam ediyoruz.