Beyaz Yolculuk

28 Ocak 2010

İstanbul'a yağdı.

Doğanın bütün renklerini tek bir renge indirgeyen bu büyülü beyaz örtü günahlarımıza ve ayıplarımıza da bir perde oluyor mu acaba.

 

Ne güzel olurdu kar eridiğinde iyi olmayan ne varsa yerin altına gömseydi beraberinde.

 

Evden çıkıp karların üstünde yürürken kart kurt diye bir takım sesler çıkıyordu, evrenin sesi diye düşündüm oralı olmadım; zira ben evden geliyordum.

 

Benim işyerimin oralarda yerleri fazla kar tutmuyor, galiba denize yakın diye olmalı.

 

Ama güneş batınca öyle hızlı sarıyor ki beyazlar caddeleri, sanırsın kar yere âşık, yerler de kara sevdalı.

 

Geleceğe karşı hiçbir kaygı taşımayan çoluk çocuk dışarı çıkmış yağan karla dans edercesine coşku içinde bağrışıyorlardı.

 

Kimileri yerde ki karları toplayıp kardan bir adam yapmaya çalışıyordu, kimi kartopu fırlatıyordu, kimi kahkahasına kahkaha ekliyordu kardan topu yemesine rağmen şen yüzüne.

 

Nasılda imrenerek baktım curcunalarına ve ne kadar istedim siyasette de en sert kavgaların en fazla kartopu kavgası gibi olmasını.

 

***

 

Bir çalılığın dibinde minik bir serçe çok üşümüş olmalıydı.

 

Ancak yerden bir karış kadar yükseliyor ama sonra yere düşüyordu.

 

Ben ona doğru gidince can havliyle uçmaya gayret etti ve son bir hamleyle yarım metre kadar yükseldi fakat başarılı olamadı ve tekrar düştü yere.

 

Avuçlarımın arasına alıp nefesimle ısıtmaya çalıştım. Bir süre sonra kendine gelir gibi oldu ama ben yine de bırakmadım onu, her yer karla kaplıydı ve etrafta başka kuş yoktu.

 

Diğer donmak üzere olan kuşlar geldi aklıma, birde donmak üzere olan evsiz, yurtsuz, kimsesiz insanlar... sonra evinde veya işyerinde sıcak içeceklerini içerken dışarıyı seyreden insanları da düşündüm. Ulaşıma kapalı yığınla köy yolunu da... Baktım ki işin içinden çıkamıyorum ve gittikçle daha da sinirleniyorum, tekrar avuçlarımın arasında ki kuşa baktım; can derdindeydi.

 

İşyerine varınca karın yağması azaldı ve avuçlarımda çırpınan kuşu arkada eşyaların olduğu  küçük kulübeye bıraktım yem ve su vererek. Kuş yeterince kendine geldiğinde nasıl olsa açık olan pencereden uçup gidecekti.

 

Kar akşamda epey yağdı, eve varıncaya kadar nerdeyse sabahki kuş kadar üşümüştüm.

 

Çam ağaçlarının yaprakları süslenmiş yılbaşı gelini gibi ışıldıyordu sokak lambalarının altında.

 

Ama galiba bu soğuk çocuklara vız geliyor, kulak ve burunları soğuktan kıpkırmızı olmasına rağmen umurlarında değil yağan karın şiddeti.

 

Neyse umarım külübeye bıraktığım minik serçe bu karda kıyamette dışarı çıkmamıştır, yoksa sabaha donup kalacak kuş beyinli.