'Beni Diynemek Zorundasız!'

22 Aralık 2009

Bir şeylerin değişeceğinden çok emindim..

68’in masalsı kahramanlıklarının bittiğine tanıklık eden yaşım, 78’lilerin hezeyan külçesi travmalarını görmüş, hayatın bundan sonraki evresinde yeni bir kuşak çıkmasa da, bu kuşağın tanıklık edeceği tarihi önemsemiştim.

Kürtler adına kapanan tüm kapılar, aslında çok da itilmesine gerek kalmadan çalınsa bile sadece, açılırmış, bunu gördüm. Ama yetinmedim…

Bir tarafı açarken diğeri tarafı sımsıkı kapamanın bir açıklaması olmalıydı; oldu ama  adil değildi! Partiyi kapatarak, sokağın ağzına namlu sürüp bekleyerek, kaos ortamından beslenerek, zamanlaması barış ayarlı bombaları patlatarak, kanların üstüne basarak yeniden ve kirlenmişliğin bir kalem daha ötesine geçip iğrençleşerek, tarih yazmaya çalışıyorlar…

Benim yaşım bunları görüyor şimdi..

Oysa hiç güzel anıları olmamıştır bu topraklara dair. Nereye baksak bir isyan, nereden tutsak bir kopuş, ne söylesek ağıt, neye gülsek zıkkımlaşıyor tadı. Adı doğru konmamış bir ülkede, iyiyi, doğruyu kim tarif edebilir, bilmem ki?

******

Yeni bir programa başladık.

Unutma, diyoruz dinleyicilerimize, “gözaltında kayıpları unutma!”

Prodüksiyona girdiğimizde bu denli etkilenebileceğimizi öngörmüyordum. Acı çok geçmişte kalmışsa iç yakmaz, sızlatır sadece, demişlerdi. Hayır, belirsizlik sürüyorsa ve bitmiyorsa bekleyiş, bilinmiyorsa vakti dönmelerin, acı iç yakmaya, ağrılı hal almaya devam ediyor kendi sessiz kuyusunda.

Bekleme sevgisi demişim geçen hafta…

Bekleme yorgunu diyebilirim bu satırlarda.

Bekleyen anayı, babayı, en son gördüğü halle zihninde biriktirdiği eşini, yoldaşını, babasını bekleyen insanları “bekleme salonunun daimileri” diye adlandırmak istiyorum. Bu bekleme hali çok uzadı ve uzuyor bu insanlarda. “Ben bir anayım benim sesimi duymak zorundasız, beni diynemek zorundasız!” diye bağıran bir annenin sesindeki çılgın kararlılığı, “artık yeter, yeter, yeter!” diyen Kürt kadının, kocasını bu sabırla beklemeye devam edeceğinin işaretlerini topluyoruz programda…

İHD İstanbul Şubesi’nin Gözaltında Kayıplara karşı Komisyon, Cumartesi Anneleri, Sebla Arcan… Ekip arkadaşlarım bunlar.

Programa hazırlanırken o acılı trenin hiç aralıksız birilerini bir yerlere götürdüğünü görüyor, dönmelerini bekliyorum sabırla, anneler, babalar gibi…

Kayıpları unutmuyoruz, kısacası… Unutmadığımızı unutturmuyoruz, anlayacağınız.. Her birinin öyküsünün kesiştiği yer, “bir gün alındılar ve geri dönmediler…” oluyor…

Giden ve geri dönmeyecek olanın ağrısını bilenlerdenim…

Yaşanıyorsa bir gün layıkıyla ve sadelikle, geldiğinde eskisi gibi bulsun diyedir her şeyi… Sebla anlatmıştı, bir anne varmış, 70 yaşlarında.. Oğlunu almışlar… Zamanlar geçmiş üstünden, diğer çocuklar büyümüş, evlenmiş, ayrılmışlar köyden… O anne gitmemiş hiçbir yere, oğlu gelir de onu bulamaz diye çıkmamış bekleme odasından. Oğlu gelir de kendisini bulamaz diye aktarmamış damı, yaşı daha da ilerleyip kulağı az duymaya başladığında, yaz kış açık tutmuş evin kapısını, oğlu gelir çalarsa, evde kimse yok deyip, gitmesin diye…Boya yaptırmamış, dökülen sıvayı yenilememiş, oğlu eski evi tanımakta güçlük çekmesin diye…

Ayakta ölen ağaç gibi çökertmiş zaman onu, ama oğlu Cemil gelir de bir gün bulamazsa kendisini diye, ölmeye bile korkarmış…

*****

Bu ana için iradesini saklamayacak politik bir duruş var mı şimdi? Her cumartesi yeniden, yağmura, yağmur gibi copa, cop gibi bakışlara; kara, kardan soğuk vicdan donukluğuna rağmen Galatasaray’da toplaşan analar ve babalar için var mı bir olgun duruş? Naz, niyaz etmeyecek, hak arayıp hesap soracak, parmağıyla başka bir dünyaya işaret etmeyecek bir irade var mı acaba?

Mümkün mü ya da?